Aile Terapileri ve Bağımsızlaşma Hedefi

Yorum bırakın

Aralık 1, 2012 tarafından miraysasioglu

kuc59f1.jpgMiray Şaşıoğlu, Kl. Psk. Uzm.

Ruhsal bir bozukluğu olan kişinin, çoğunlukla yakınları da ruhsal alanda sorun yaşarlar. Richter’in ifadesiyle, bu kişilerin ruhsal sorunları, birbirleriyle nedensel bir ilişki içinde iç içe geçip örülmüştür (Richter, 1997, sf. 164). Nichols ve Schwartz (2004, sf.11) da, aile üyelerinin aile sistemi içinde görünmez bir tutkalla birbirlerine yapıştıklarını belirtmiştir. Buna göre aile, sistemin devamlılığı için, üyelerin sistemi terk etmesine engel olan bir üst yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Aile terapisinin temelinde aile kurumuna duyulan saygı yatmasına rağmen, yukarıdaki bağımlı yapı göz önüne alındığında, Nichols ve Schwartz’ın ortaya attığı (2004, sf.11), ailelerin özgürlük düşmanı olduğu ifadesine katılıyorum. Gerçekten de aileler bireylerin bir araya gelmesiyle tek tek bireylerin ötesinde, ayrı ve güçlü bir sistem oluştururlar ve bu sistemin dengesinin bozulmaması için bireylerin değişim ve bağımsızlaşma yönündeki adımlarına çeşitli semptomlarla engel olma eğilimi gösterirler. Bu noktada Prochaska ve Norcross (2007, sf.370) aile terapistlerini, bireyleri kısılıp kalmış oldukları, büyümelerinin engellendiği aile sisteminden bağımsızlaştırmayı hedefleyen özgürlük savaşçıları olarak tarif etmiştir. O halde bireysel terapilerin temel hedeflerinden biri olan bireyin bağımsızlaşması, aile terapisinin de hedefleri arasında karşımıza çıkmaktadır. Ama birbirine görünmez bağlarla bağlı ve bireylerden bağımsız bir dinamiğe sahip olan bu güçlü aile sistemi içinde, bireyin bağımsızlaşma hedefi nasıl hayata geçirilecektir?

Aile terapilerinin doğuşu

Bireysel terapistler kişiliğin oluşumunda ailenin rolüne çok önem vermelerine rağmen, uzun yıllar boyunca, çeşitli nedenlerle danışanın ailesini görmekten kaçınmışlardır (Nichols&Schwartz, 2004, sf.6). Örneğin, Freudyenler bilinçdışını ortaya çıkarmak için gerçek aileyi dışlayarak, içselleştirilen aileye odaklanmış; Rogeryanlar herhangi bir bozucu etken olmadan koşulsuz olumlu kabulü sergilemek için aileyi dışarıda tutmuş; psikiyatristler ise hastanelerde aile ziyaretlerini kısıtlayarak, iyileşme sürecine yapabilecekleri olumsuz etkiyi önlemeye çalışmışlardır. 1950’lerde ise hasta iyileşip eve döndüğünde, evde başka bir kişinin hastalandığının gözlenmesiyle, tedavide ailenin gücü ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, Don Jokson (akt. Nichols&Schwartz, 2004, sf.10-11) tarafından bir kadının depresyonu tedavi edildikten sonra, kocasının semptomlarının arttığı saptanmıştır. Kadın daha da iyileştikçe, kocası işini kaybetmiş; kadın tamamen iyi olduğunda ise kocası intihar etmiştir (Nichols&Schwartz, 2004, sf.11). Bu oldukça dramatik bir örnek olsa da, aile içindeki dengenin bozulmasına karşı, bireyin semptomatik olarak direnç göstermesini çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır.

Richter (1997, sf.105-114) de kitabında semptom nevrozlu aileler bölümünde; yalnızca bir bireyin iyileşmesiyle ailenin devamlılığının sağlanmasının mümkün olmadığına dair birçok örnek vermiş, aynı bağımsızlaşma düzeyine sahip olmayan bireylerin, sistemin dengesini korumak uğruna nasıl semptom üretebildiklerinin üzerinde durmuştur. Gördüğünüz gibi, tüm bu -semptomla olsa dahi- dengeyi koruma çabaları, sağlıksız yapılanmalarda aileyi bir arada tutan tutkal gibi görev yapmakta ve bu gereksinimin altında da ailelerin bağlıdan çok bağımlı yapıları yatmaktadır. Şimdi sağlıklı ve sağlıksız aile sistemlerini, aile terapilerin bağımsızlaşma hedefini kavrayabilmek için daha ayrıntılı inceleyelim.

Ailesel yapılanmalar

Prochaska ve Norcross’a (2007, sf.367) göre, aileler sürekli değişim talepleriyle karşılaşılan açık sistemlerdir. Bu talepler, çok yakın bir aile dostunun ölümü gibi geniş çevrede meydana gelen değişimlerin, ya da aile içindeki bir bebeğin doğumu ya da bir çocuğun ergenliğe girişi gibi gelişimsel süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkabilir. Sağlıklı aileler bu değişim taleplerine aile içindeki her bireyde ve genel olarak ailede gelişim ve ilerleme ile karşılık verirler. İşlevsel olmayan aileler ise bu değişim taleplerine patolojik biçimde yanıt verirler. Genelde ailenin bir üyesi semptom geliştirir ve hastalıkla tanımlı üye olur. Oysaki aile terapistlerinin ileri sürdüğü üzere, buradaki asıl sorun bireylerden ziyade, bir bütün olarak ailenin değişime uyum sağlayamaması ve değişimi reddetmesidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bireyin ruhsal durumu onunla karşılıklı etkileşimde bulunan grubun ruhsal durumuyla yakından ilintilidir. Richter’in ifadesiyle, ruhsal bozukluk gösteren bir kişinin ailesindeki yaşam, ailenin kendi başına dayanamadığı grup gerilimlerini kanalize edecek zayıf bir çocuğa ya da günah keçisi olarak kullanacağı başarısız bir üyeye gereksinimi olduğu sürece, o kişinin kolay kolay iyileşemediği görülür. Ama eğer bu üye psikoterapi yoluyla ailenin rahatlamasını sağlaması için atanmış olduğu rolden kurtulursa o zaman aile kendi grup gerilimini kanalize edeceği başka bir yol arayacaktır (Richter, 1997, sf. 49-50) ve sırf homeostatik mekanizmaya hizmet ettiği için tamamen garip bir davranış bile anlaşılır olacaktır. Örneğin, anne ve babası kavga ederken çocuğun semptomatik bir davranış sergilemesinde o semptom kavgayı durdurmak ve aileyi ortak bir endişe etrafında birleştirmek için bir yol olur. Böylece bu semptomatik davranış, aile dengesini korumak bakımından işlevsel hale gelir. Maalesef burada bir kişinin “hasta” rolünü üstlenmesi gerekecektir (Nichols&Schwartz, 2004, sf.20; Prochaska&Norcross, 2007, sf.356-357). O halde altta yatan bağımlı yapı sebebiyle ve dengenin aile üyelerinin bağımsızlaşmasıyla bozulmaması uğruna, aileyi bir arada tutan “sistem hastalığı” bir kişinin üzerine yapışacaktır. Şimdi aile içinde bu tarz patolojik bir süreci tetikleyen iletişim yapılarına kısaca bir göz atalım.

Aile içi iletişim şekilleri

Prochaska ve Norcross’un kitabında aile içindeki iletişim şekli tamamlayıcı veya simetrik olmak üzere iki farklı şekilde ele alınmıştır. Simetrik ilişkide her iki taraf da liderliği üstlenmekte özgürdür. Tamamlayıcı iletişimde ise biri liderlik eder ve diğeri ise onu takip eder. Aile terapistlerine göre, her iki durum da patoloji doğurabilir (Prochaska&Norcross, 2007, sf.358). Örneğin, simetrik ilişkilerde sınırsız kavga ortaya çıkabilir. Her iki taraf da ilişkinin doğasını belirlemede son sözü söylemeye odaklanmıştır. Bu açık savaş şeklinde süren bir ilişki yapısıdır. Bu tarz bir ilişkide ağır bir dengesizlik ve sayısız ayrılık tehdidi söz konusudur. İlişkiye işbirliğinden çok, karşılıklı güvensizlik ve kızgın bir rekabet havası hakimdir. Tamamlayıcı ilişkilerse, aile üyelerinin yeterli gelişimlerine katkıda bulunmaz. Bir anne ya da baba yetişkin çocuğuna çocuk gibi davrandıkça, bireyin eşitlikçi kendilik anlayışı hasar görür. Karşılıklılık ilkesi söz konusu değildir. Sistem kontrol eden kişinin etrafında kurulur. Zayıf kişi diğerinin sistem içinde egemenlik kurmasına izin verir. Böylece evlilik ya da ailenin dağılması tehdidi ile yüzyüze gelinmez. Bu ailelerin kuralı, kişinin kendinden vazgeçmesi sonucunu doğursa da, uyum sağlamaktır (Prochaska&Norcross, 2007, sf.358-359). Gördüğünüz gibi iki iletişim biçiminde de bireyler açısından zorlayıcı, spontan olmayan bir süreç yaşanmaktadır. Bireyler adeta bir kısır döngüye hapsolmuşlar ve sistemin devamlılığı için mücadele vermektedirler.

Minuchin (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf.367) de ailenin işleyişinin değişmesi için, bazı etkileşim kurallarının değişmesi gerekliliğinden bahseder. Ona göre, iki çeşit aile yapısı patolojiktir ve değişmesi gereklidir. İlki bağlantısız ailedir. Bu ailenin katı sınırları vardır. Aile üyeleri arasında ya çok az temas vardır ya da hiç yoktur. Sağlıklı bir düzen, yapı ya da otoritenin yokluğu söz konusudur. Aile arasındaki bağlar ya zayıftır ya hiç yoktur. Bu ailedeki temel kural mesafedir. Aile üyeleri izolasyon içinde birbirleriyle hiç iletişim kurmadan –ki iletişim kurmamak da bir iletişimdir- saatler geçirirler. Bu ailede genellikle anne pasiftir, çok yükü olduğunu ve sömürüldüğünü düşünür ve çoğu zaman psikosomatik ve depresif semptomlar gösterir. Çocuklarda ise antisosyal eğilim gözlenir. İkinci tip aile ise iç içe geçmiş ailedir. Bu ailenin sınırları belirsizdir. Aile üyelerinin en belirgin özelliği de rollerinin üst üste binmesidir. Alt sistemlerin işlemesi için gerekli olan sınırlar burada iyice belirsizleşmiştir. Eş ve ebeveyn rolleri arasında bir ayrışma olmaması, bu iki alt sistemin de gerektiği gibi çalışmaması sonucunu doğurur. Bireysel sınırlar tanınmadığından, kişiler yeterli otonomi ve kimlik geliştiremezler. Bu yapılanmada, anoreksik bir hastanın, sınırını sadece ailesinin yeme isteğine karşı çıkarak çizmeye çalışması gibi patolojiler ortaya çıkabilir. Bu iki aile yapısında da bireylerin ailenin varlığını sürdürebilmek için semptomlara ihtiyacı vardır. Bağımlılık bireylere duyulan bağımlılığın ötesinde aileye duyulan bir bağımlılıktır, ancak sonuç olarak bireylerin bağımsız hareket etmesine izin vermeyecek kadar güçlüdür.

Bowen’ın (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf.374) aile sistemi terapisine göre de, patolojiler, bireyler kendilerini ailelerinden yeterince ayrıştıramadıklarında ortaya çıkar. Bu bir kişinin ailenin duygusal bakımdan yüklü konularına ne kadar objektif yaklaşabildiği ile yakından ilgilidir. Füzyon (kaynaşma) ayrışmanın gerçekleşmediği durumu ifade eder. Burada aile üyesi olgunlaşamamıştır. Duygu, düşünce ve davranışları ailesi ile bir füzyon halindedir. Bu bireyselliğin ve iki kişi arasında sınırların yokluğuna işaret eder. Bu terapi yaklaşımına göre; füzyon sistem üçlülerinin doğmasına sebep olur. Bu üçlüler sistemin temel taşlarıdır ve dengenin devamlılığın sağlanmasına hizmet eder. Bu aileden ayrışmayı çok zor hale getiren bir yapılanmadır. Çünkü, en temel çekirdek aile yapılanmasını gözümüzün önüne getirdiğimizde, ailenin bir arada kalması için çocuğa, çocuğun ise destek alabilmesi için anne-babaya ihtiyacı vardır. Bu üçlüler genelde bir arada iki kişi ve dışarıda kalan bir üyeden oluşur. Anne-çocuk ikilisi ve dışarıda bir babanın olduğu durum buna örnek verilebilir. Aile bu üçlüler aracılığıyla, bağımlı yapısı içinde, homeostatik dengesini korur.

Bu tür durumlarda, problemlerden kaçmak, ya da aileyi suçlamak sıkça kullanılan mekanizmalardandır. Örneğin anne ve baba arasında bir gerilim varsa, anne kaygılarını çocuğa yansıtarak bu problemin üstesinden gelmeye çalışır. Bu noktada aile yansıtma süreci devreye girer ve burada çocuğun problemi ana mesele olur. Aileye en çok ihtiyacı olan kişi olduğundan, çocuk semptom geliştirerek ailenin devamlılığına katkıda bulunacaktır ve aile dengesini ayakta tutan bireyin patolojisi bireysel psikoterapi ile düzeldiğinde, evliliğin dağılma olasılığı gündeme gelecektir (Prochaska&Norcross, 2007, sf.375). Tüm bu iletişim yapıları göz önüne alındığında, ailenin devamlılık amacının, bireyin bağımsızlaşabilme kapasitesiyle ne kadar yakından ilintili olduğu görülecektir.

O halde özetle, ailenin, varlığını ve devamlılığını korumak için, çoğunlukla semptomatik bir üyeye ihtiyacı oluyor ve aile içinde, bir üyenin bağımlılık gereksinimi, belli bir süre boyunca diğer bireyin nevrotik aktif yapışma eğilimleriyle karşılaşıp birleşebiliyor. “Kurban” ve “sömürücü” arasındaki böyle ortak yaşamsal, bağımlı ilişkilerde “kurban”ın “sömürücüsü”ne karşı yalıtılmış bireysel tedavisi kolayca başarısızlığa uğrayabilir (Richter, 1997, sf. 186). Ama eğer bir kimse kendi iç çatışmasından doğan baskıyı belli bir aile nevrozu tipi sergileyip sürdürmekle giderebiliyorsa, karşılığında bir şeyler almadan bundan kolay kolay vazgeçmez. Örneğin anksiyete nevrozlu bir anne, kendi gizli korkularını, çocuğuna aşırı koruyuculukla yapışarak dindiriyorsa, ona kendi korkularından kurtulabilmesi için daha iyi bir yol gösterilmedikçe çocuğa nefes aldırmaz. Böyle bir değişim ancak onun sürekli tehlikede olan kendi iç dengesini aile içinde başka bir şekilde sabit tutabilecek hale gelmesiyle olur (Richter, 1997, sf. 179-180). İşte bu noktada, aile terapisinin gücü, bireyi çatışmanın kaynağında izole edip terapi odasına getirmek değil, anne-baba ve çocukları etkileşimlerini değiştirmek için birlikte oraya getirmektir (Nichols&Schwartz, 2004, sf.8). Bu noktada, bireyin bağımsızlaşması hedefi bağlamında, aile terapilerinin amaçlarına ve bu amaçlara ulaşmak için uyguladıkları tedavi yaklaşımlarına da kısaca değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Amaçlar ve tedavi

Aile terapistleri, bireysel terapistlerin aksine, hayatımızdaki baskın güçlerin içimizde değil dışımızda olduğuna işaret ederek, terapiyle öncelikle bu çarpık aile organizasyonunun değiştirilmesini hedeflerler. Bu yaklaşıma göre, bu organizasyon değiştiği zaman, her aile bireyinin hayatı da değişecektir ve bu değişim yapısal bir engelle karşılaşmayacağından kalıcı olacaktır(Nichols&Schwartz, 2004, sf.6).

Bu noktada terapinin amacı, Richter tarafından, çoğunlukla ailenin bir üyesinin kendini yavaş yavaş aileden çözüp bağımsızlığını kazanmasına yardım etmek olarak ortaya konmuştur. Örneğin, Wynne (akt. Richter, 1997, sf. 178) ortak bir aile tedavisinin birinci endikasyon alanının gençlerin aileden kopma sorunları olduğunu söyler. Zira böyle durumlarda, gencin kendisi kadar, ailenin diğer üyeleri de çözülme krizinin acısını çekmektedir. Aile terapilerinin birçok çeşidi olmasına rağmen, Nichols ve Schwartz (2004, sf.56) bu terapilerin ortak amacını aile üyelerinin bireyleşmesi ve iletişimin geliştirilmesi olarak tarif etmektedir. Prochaska ve Norcross’un (2007, sf.353) da ifade ettiği gibi, sistem teorisi kontrollü değişimi vurgular. Kontrollü gelişme ayrışmayı ve dokuların, organların ve bireylerin oluşmasını sağlar. Kontrol edilmeyen büyüme ise kanser gibi organizasyonun bozulmasına ve hatta organizmanın ölümüne sebep olur. O halde kontrollü uyum anlamlı değişimin anahtarı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, iletişim ve uyum sağlanamadığında sistemin hastalanması (bireylerin aileyi ayakta tutmak için semptom geliştirmesi) veya ölüm (ayrılık vs.) söz konusu olmaktadır.

Burada belirtmemiz gerekir ki, aile terapilerinde odaklanılan iletişimin içeriği değildir. İletişimin ilişkiyi tanımlayan yönleridir. Prochaska ve Norcross’un (2007, sf.359) da ifade ettiği gibi, vurgu neyin iletildiğinden çok, nasıl iletildiği üzerindedir. Metakomünikasyon üzerindeki bu vurgu ile amaçlanan, kişilerin iletişim biçimlerinin değişmesi ve bunun da ilişkilerini değiştirmesidir. Homeostatik dengenin bozulmasına karşı aile tabi ki direnç gösterecektir, burada aile terapistlerince yapılması gereken, bu direnç karşısında bir strateji belirlenmesidir.

Bu değişimin sağlanması ailenin dışından gelen terapist için şüphesiz ki zor bir iştir. Bir kere ailenin bir parçası haline gelindiğinde, yani aile terapisti kabul ettiğinde, terapist abartılı taklit yöntemiyle ailenin disfonksiyonel iletişim tarzını onlara gösterir. Örneğin aşırı kontrolcü bir anne kızına bağırdığında, terapist daha çok bağırabilir. Bu sayede anneye etkileşim tarzını yumuşatması ve kızın da daha otonom olmasını hedefler. Burada yapılan sınırların belirginleştirilmesidir. Bu amaçla anne ve kızın bir hafta için rollerini değiştirmesini isteyebilir. Böylelikle sınırlara daha fazla saygı duyulması için bir adım atılabilir. Sınırlar çok iç içe geçmişse, anne ve babaya çocuklarından ayrı bir tatile çıkmaları önerilir. Sağlama, katılma, uyma, bloke etme ve meydan okuma yöntemleriyle, ailenin etkileşim örüntülerini yıkıcı kurallardan özgürleştirmek hedeflenir. Burada tüm bireyler için patolojiye hizmet eden sağlıksız rollerden özgürleşme söz konusudur (Prochaska&Norcross, 2007, sf.370-371). Tam da bu noktada terapinin amacı, bireyleri gelişim için özgürleştirerek ve patolojik olmayan şekillerde ilişki kurmalarını sağlayarak aileyi yeniden yapılandırmaktır. Bu sağlıksız iletişim kurma biçimlerinin, kurallarının ve sınırların yapısının değişimi aileyi sağlıklı bir aile haline dönüştürecektir (Prochaska&Norcross, 2007, sf.367-368).

Minuchin (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf.369) de yalnızca bireye odaklanmaktansa aile içindeki bireye odaklanır. Yaklaşımıyla, problemlerin bireysel değil sistemik yapıda olduklarının farkına varılmasını amaçlar. Bu yaklaşımla kişilerin bilinçliliği artacaktır (Prochaska&Norcross, 2007, sf.369). Yapısal terapi bu anlamda sosyal özgürleşme sürecini vurgular. Bu sağlıklı etkileşimlerin ortaya çıkması için sosyal sistemin değişmesi sürecidir. Sistem içinde alternatifler arttıkça bireyler kendi gelişim süreçlerinde verecekleri tepki konusunda özgürleşecektirler. Daha özgür bireyler ve daha özgür bir iletişim için yeniden yapılandırma önemlidir.

Bowen’in (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf.376)aile sistemleri terapisine göre ise önemli olan üçlünün çözülmesi ve insanların ayrışmasıdır. Bir kişi o üçlüde taraf olmamayı seçtiğinde değişim de beraberinde gelir. Üçlü çözülür. Herkes bir üst düzeyde ayrışma konumuna gelir.  Örneğin, hastalar kendilerini otonom bir biçimde yanıt vererek aile sisteminden ayrıştırmayı başarabilirler. “Biz” pozisyonundan “ben” pozisyonuna geçiş burada önemlidir. Bu birey için ailesi tarafından reddedilme riskini taşıdığından şüphesiz ki kolay bir tercih değildir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Bowen’a göre otonom cevap vermenin, başka bir aile üyesini suçlamak ya da onu değiştirmeye çalışmaktan farklı olduğudur. Bu sorumlu “ben”in oluşması için ilk adımdır. Başkalarına empoze etmeden “bu benim düşüncem, duygum” diyebilmektir. Böyle bir insan karşılığında bir şey beklemeden başka insanlar ile ilgilidir. Tabi ailenin böyle bir ayrışmaya tepkisi yine de: a) yanlış düşünüyorsun b) eskisi gibi ol c) olmazsan eleştirilecek, dışlanacak ve beni deliye çevirdiğin için suçlanacaksın seçeneklerinden bir olacaktır. Burada terapist de, duygusal sürece kendini kaptırmadan, ayrışmış pozisyonuyla aileye model olmalıdır (Prochaska&Norcross, 2007, sf.377).

Tabi burada, Richter’e (1997, sf. 180) göre, kendi iç gerilimlerinden eşlik ilişkisinde bulunduğu kişinin yardımıyla kurtulma alışkanlığındaki sömürücü aile üyesi ile kendini ilk baştan beri zayıf ve yardıma muhtaç bir hasta rolünde gösteren bağımlı aile üyesine uygulanacak yaklaşım birbirinden farklı olacaktır. Sömürücü davranışlarda bulunan bir hasta yakınının bu tutumunu değiştirerek onun da açıkça veya üstü kapalı biçimde işbirliğine hazır bir hasta haline dönüşebilmesinde kritik olan, bu kişinin sorunlarıyla kendi kendine, ona bağımlı olan diğer aile üyesini sorunlarıyla günah keçisi, şamar oğlanı, paranoid savaş yoldaşı, güçlü yardımcı ben veya elinde kolayca oynatabildiği bir yedek sevgi nesnesi olarak kullanmaksızın, daha kolay baş edebileceğini fark etmesidir. Bu durumda terapist bu konuda süregiden bilinçdışı olayları açıklamaya girmeksizin sömürücü aile üyesiyle şöyle bir pazarlık yapabilir :“Sen şu sana bağımlı kişiyi kendi rahatın için, içinde tutmakta olduğun hapisten çıkarmaya razı olduğunu söylüyorsun. Ben de sana, seni psikoterapiyle bu istemeden kullandığın yardımcı hizmetlere gerek duymadan kendi sorunlarını kendi gücünle taşıyacak kadar güçlendirip cesaretlendirmeyi öneriyorum” (Richter, 1997, sf. 185-186).  “Hasta yakını” olarak gelmiş fakat esasında hasta olan sistemin bir parçası olan kişiyi tedaviye katmak için söylenen bu cümle, aile terapilerinin aile içindeki tüm bireylerin –semptomlarından, ailenin çarpık organizasyonu içinde varlığı sürdürme gereksinimlerinden, birbirlerinden- bağımsızlaşması hedefini de çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Sonuç

Nichols ve Schwartz’a (2004, sf.3) göre günümüzde bireyin biricikliği kutsanırken otonom, bağımsız bir bireyin hayali kurulmaktadır. Ama genç bir insanın çocuklukla bağımsız bir yetişkin olmanın sorumluluğunu taşıması, varlığını korumak uğruna patolojik hale gelen aile sistemleri içinde, hiç de kolay değildir. Bu noktada, kişi eve döndüğünde patolojisinin tekrar nüksetme, ya da ailenin geri kalanının sistemi devam ettirebilmek için çarpık başka yapılanmaları gerçekleştirme riskini göze alarak, sadece bireyin tedavisine odaklanmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Ancak Richter’in de ifade ettiği gibi, ailenin içinde son derece kendine güvensiz, bağımlı bir üye olmasına rağmen, diğer aile üyelerinin bu talebe karşılık vermemesi sonucu, herhangi bir özgül ya da karşılıklı bağımlılık ilişkisi kurulmadığı durumlarda vardır (Richter, 1997, sf. 187). Bu gibi durumlarda şüphesiz ki bireysel tedavi daha uygundur.

Öte yandan, eğer bireysel bozukluklar çoğunlukla ailedeki grup çatışmalarından doğuyorsa, o zaman aile sorunlarının da genel toplumsal etkilerden ileri gelip gelmediği gibi bir soru daha ortaya çıkmaktadır. Eğer ailedeki bu gerilim büyük ölçüde aile dışındaki toplumsal etkilerle ilişkiliyse, gerilimlerle sadece aile içinde psikoterapötik olarak uğraşmak yeterli midir? Yine Richter’e (1997, sf. 52) göre, sosyal psikolojik sorunların derinleştirilerek araştırılması için analizi ailelerdeki kişilerarası çatışmalardan toplumsal kurumların ve toplum düzeninin çatışmalarına doğru yaymak gereklidir. Tek kişinin nevrozu nasıl ailedeki çatışmanın bir belirtisi oluyorsa, çoğu halde bir aile nevrozu da toplumsal bir bozukluğun belirtisi olarak yorumlanabilir. Bu noktada Minuchin ve arkadaşları (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf.365) da yoksulluk ve diğer sosyal problemler karşısında aile terapisinin doğal olarak yeterli olamadığını kabul etmektedirler.

 

Kaynaklar

Nichols, M.P., Schwartz, R.C. (2004) Family Therapy: Concepts and Methods. 6. Ed. Pearson Education Inc.

Prochaska, J. O., Norcross, J. C. (2007) Systems of Psychotherapy: A transtheoretical analysis. Thomson Brooks/Cole

Richter, H.E. (1997) Hasta aile. Çev: Günsel Koptagel-İnal. Orijinal basım tarihi: 1970. İstanbul: Mert yayıncılık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.428 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: