DEĞİŞİMDE FARKINDALIK VE EYLEMİN ROLÜ: BİR UZLAŞMA

Yorum bırakın

Aralık 2, 2012 tarafından miraysasioglu

IMG_1622Miray Şaşıoğlu, Kl. Psk. Uzm.

 “Düşünmek, işte hepimizi böyle korkak ediyor. Azmin gürbüz rengi düşüncenin soluk gölgesiyle hasta bir renk alıyor. En büyük en mühim teşebbüsler, bu düşünce yüzünden mecralarını değiştiriyor; bir fiil adını almaktan çıkıyorlar.”

Hamlet – 3. Sahne, 1. Perde

Davranışçı kuramlar davranışın nedenini çevrede buldukları gibi, değişimin kaynağını da içsel ve ölçülemeyen bir süreç olan farkındalık ya da içgörüde değil, dışsal gözlenebilir ve kontrol edilebilir bir süreç olan eylemde bulurlar. Bu bağlamda, nasıl içsel süreçlerden yola çıkan psikanaliz değişimin temeline farkındalığı oturtmuş ve bunu temel hedefi olarak belirlemişse; davranışçılar da terapilerinin temeline eylemi oturturlar ve ancak eylem aracılığıyla olumlu değişimin sağlanacağını düşünürler.

Peki davranışsal değişim hedefi sözkonusu olduğunda,  psikodinamik kuramların ileri sürdüğü gibi farkındalık mı, yoksa davranışçıların iddia ettiği gibi eylem mi daha etkilidir? Biz bu yazıda davranışçılara göre, eylemin neden farkındalıktan daha etkili olduğunu, psikanalitik kuramlarda farkındalığın rolüne ve yetersiz kaldığı noktalara; davranışçı kuramlarda eylemin rolüne ve bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış etkinliğine değinerek tartışacağız. Son olarak; eylemi ve farkındalığı bir araya getirme çabaları olarak entegratif ve eklektik yaklaşımlara kısaca göz atarak, davranışsal değişimde farkındalığın ve eylemin birbirini besleyen ya da tamamlayan doğasına dikkat çekeceğiz.

Psikanalitik Yaklaşımlar: Davranışsal Değişimde Farkındalığın Merkezi Rolü

Klasik psikanalitik kurama göre temel terapötik hedef içgörü kazanımıdır. Buna göre, kişinin bilinçdışı çatışmalarına ve kullandığı savunma mekanizmalarına yönelik artan farkındalığı, olumlu yönde davranışsal değişimi de beraberinde getirecektir. Dürtüsellikten ziyade ilişkiselliğe vurgu yapan diğer analitik kuramlar da; farklı terminolojiler, farklı analitik yorum ve müdahalelerin önünü açmış olsalar da, klasik psikanalitik kuramla aynı metapsikolojik görüş içinde varlıklarını sürdürürler ve değişimin sağlanması için içgörüyü merkezi bir yere oturtmaya devam ederler. (Mitchell, 2009, sf. 39, 287-dipnot) Levenson, Freud’a ve Sullivan’a göndermeler yaptığı yazısında, psikanalizin tedavi ediciliğini –hem klasik psikanaliz hem de ilişkisel kuramlar için-insanın zekası ve dili aracılığıyla ortaya koyduğu bilinçli farkındalık kapasitesiyle açıklar. (Levenson, 1998, sf. 240) Valenstein (1983, sf.354) da psikanalitik terapilerde –ister klasik ister ilişkisel yaklaşımlar olsun- yeteri kadar içgörü sağlanmadığı takdirde davranışsal değişimin gerçekleşmeyeceğini öne sürer.  Tüm bu verilerin ışığında; psikanalitik kuramlarda farkındalığın istenen davranışsal değişimin sağlanmasında (ki psikanalitik kuramlarda terapinin sonunda hedeflenen, tek tek davranışlardan öte daha bütüncül ve yapısal bir değişimdir[1]) merkezi rol oynadığını söyleyebiliriz.

Farkındalığın, tüm psikanalitik kuramlar için temel terapötik amaç olarak karşımıza çıktığını belirttik. Ancak Marmor (1962: Davison&Neale, 2004, sf. 527) terapi okuluna bağlı olarak içgörünün farklı anlamlar taşıdığının altını çizmektedir. Buna göre, hastalar terapistlerinin savundukları okula göre; o kuramın çerçevesinde içgörü geliştirirler. Örneğin, Freudcular danışanlarında ödipal çatışmayla, Winnicottçular erken dönem nesne ilişkileriyle, Kohutçular narsisisistik gereksinimleriyle ilgili farkındalık geliştirmeyi hedefleyeceklerdir. Bu bize farkındalığın, gözlenebilir, ölçülebilir, kontrol edilebilir eyleme göre daha göreceli ve muğlak bir hedef olduğunu düşündürüyor.

Farkındalıkla hedeflenen oldukça köklü bir değişimdir demiştik. Ancak böylesi bir değişim tabiî ki kolayca gerçekleşmez. Analiz kişi için geçmişle yüzleşmesini gerektiren acı verici, zorlu ve uzun bir süreçtir. İçgörü kazanımı sonucunda işlevsel olmayan savunma mekanizmalarının yeni, yetişkin savunma mekanizmalarıyla değiştirilmesi hedeflenir. Farkındalıktaki bu radikal artış, psikanalitik yaklaşıma göre, kendiliğinden kişilikteki yapısal değişimlerle sonuçlanır. (Prochaska&Norcross, 2007, sf.38-39) Kazandığımız farkındalığın sonucunda kendiliğinden gerçekleşeceği varsayılan bu yapısal değişim için, haftanın 3-4 günü, 3-4 sene sürecek, üstüne üstlük acı çekeceğimiz bir sürece girmek… Köklü bir değişim vaat etse bile, çoğularına gerçekleşeceği kesin olmayan bir hedef uğruna büyük bir risk almak gibi görünecektir.

Peki diyelim ki farkındalık davranışsal değişim üzerinde etkili, onca yılın sonucunda ortaya çıkan bu etki nasıl ölçülebilir? Psikanalitik kuramlar niteliksel verilere dayandığından etkinliğinin belirlenmesi, yöntemini niceliksel verilere dayandıran davranışçı kuramlara göre, şüphesiz ki daha zordur. Davison ve Neale (2004, sf. 528), psikanaliz sonuçlarının yalnızca zamanın geçmesi ya da başka profesyonel yardım yolları sayesinde sağlanacak değişimden daha iyi olup olmadığı konusunda tartışmalı bulgular olduğunu belirtir. Bu psikanalizin ve dolayısıyla farkındalığın iyi gelmediği anlamına gelmese de bu yönde kontrollü çalışmalar sonucu edinilmiş net kanıtların olmadığını görüyoruz. Hastaların ve terapistlerin özelliklerinin, ayrıca hastalarının problemlerinin şiddetleri ve çeşitliliği göz önüne alındığında, farkındalığın işe yararlığını ölçmenin iyice içinden çıkılmaz bir hal aldığını söylemek yanlış olmaz sanırım. (Davison&Neale, 2004, sf. 528; Prochaska&Norcross, 2007, sf.50-53)

Prochaska ve Norcross’un kitabında karşılaştırmalı bir araştırmadan bahsedilmektedir. Bu araştırmanın sonuçlarına göre psikanalitik ve davranışçı yaklaşımlara tabi tutulan, bekleme listesinde olan ve bekleme listesine alınmamış deneklerin, 4 ayın sonunda gösterdikleri gelişme izlenmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre; davranışçı yaklaşımla tedavi edilen hastaların %93’ü, psikanalitik yaklaşımla tedavi edilen hastaların %77’si, bekleme listesinde olan hastaların %47’si, kontrol grubunun ise %1’i gelişme gösterdiğini ifade etmiştir. [2] (Prochaska&Norcross, 2007, sf.52) Burada, farkındalık ve eylemin etkinliği bakımından kabaca bir sıralama oluştuğu yanılgısına düşebiliriz. Ancak psikanalitik tedavinin etkinliğini ölçmek için 4 ayın çok kısa bir zaman olduğunu da biliyoruz. Psikanalizin doğası ölçme konusunda elimizi kolumuzu bağlamaktadır.

Davranışçı Yaklaşımlar: Davranışsal Değişimde Eylemin Merkezi Rolü

Yukarıdaki veriler ışığında, farkındalığın davranışsal değişim üzerindeki etkisinin oldukça hipotetik düzeyde kaldığı sonucuna varmakta sakınca görmüyoruz. Bilimsel olarak etkinliğinin kanıtlanması güç olduğundan psikanalitik açıklamalar pek çok insanın kafasında soru işaretleri uyandırmıştır. 20. yy.’ın ortalarında da psikolojinin bilimsel niteliğini artırmak amacıyla, bilinçdışı ve farkındalık gibi ölçülemeyen ve gözlenemeyen kavramlar bir kenara bırakılmış ve ölçülebilen, gözlenebilen davranış üzerine odaklanan davranışçı terapi kuramları ortaya çıkmıştır.

Pavlov, Watson ve Thorndike’ın çalışmalarından etkilenmiş olan Skinner’ın “İçgörü, farkındalık ve sürekli kendini gözlemlemek, eylem olmadan yeterli değildir ve kişiye gereğinden fazla gelir.” (Skinner, 1971, sf.183: Prochaska&Norcross, 2007, sf. 53) ifadesi eylemin farkındalıktan daha etkin bir değişim aracı olduğunu destekler niteliktedir. Skinner’a göre psikolojiyi gerçek bir bilim haline getirmenin yolu, davranışı açıklamak ve değiştirmek için; ölçülemeyen içsel süreçlere değil, ölçülebilen dışsal süreçlere odaklanmaktan geçer. Aksi takdirde, yapılan açıklamanın kendisi (farkındalık), problemi farklı sözcüklerle tekrar ortaya koymaktan öteye gitmez. (Leslie, 2002, sf.28) Skinner burada psikodinamiğin döngüsel doğasına gönderme yapmıştır.

Skinner temkinli bir biçimde -içsel faktörlerin var olduğunu kabul ettiğimiz durumda dahi[3]– bilimsellik ile etkinliğin artışı ve yukarıda bahsi geçen kısır döngünün kırılması için, bu içsel faktörleri üreten dışsal faktörler üzerinde çalışılması gerekliliğinin altını çizer. (Leslie, 2002, sf. 39) Gill (1982: Frank, 1993, sf.544) de dışsal etkileşimin içsel süreçlerle döngüsellik içine girdiğine ve alınan geribildirimlerle birbirini besleyen faktörler haline geldiğine işaret etmiştir. Bu noktada Gill dışsal onayın davranışın sürmesi için kritik öneme sahip olduğunu belirtir. Davranışçılar tam da bu noktada üzerinde kontrol şansımız olan dışsal faktörler üzerine yoğunlaşarak döngüyü olumlu değişim leyhine kırmak isterler.

Başka bir ifadeyle, kişi eyleme geçerek alternatif davranışların getirilerini tecrübe etmedikçe, davranışının içsel nedenlerinin farkında olsa dahi, varolan davranışını neyle değiştirebileceğini bilemeyecektir. O halde davranışçılara göre, eylem olmadığı sürece, farkındalığın kişinin davranışsal değişimi üzerinde –en azından ölçülebilen- bir etkisi yoktur diyebiliriz. Çoğumuz bazı davranışımızın içsel nedenlerini fark etsek de onları bir türlü değiştiremediğimizi görürüz. [4] Bir davranışçı gibi düşünmeye başladığımda, davranışsal bir alternatifimiz olmadığında, ya da o alternatifi nasıl uygulayacağımızı bilemediğimizde, farkındalığın olumlu davranışsal değişim yerine ancak eylemsizlik getireceğine inanıyorum. O halde, bu noktada ihtiyacımız olan şey bizi psikodinamik döngü içinde tutan farkındalık değil; bu döngüyü kırarak, öğrendiğimiz işlevsel davranışlarla,  davranış repertuvarımızın genişletilmesinin yolunu açacak olan EYLEMdir!

Bandura’ya göre, ispatlanması mümkün olmayan çatışmaların, bugünkü davranış problemlerini açıkladığını öne sürmek bir tahminden öteye gitmez. Bu durumda, kişinin tedavisini tahmin güçleri ve davranış değişimi sağlamadaki etkinlikleri bilimsel olarak kanıtlanamayan psikodinamik yaklaşımlara göre düzenlemek ne denli doğrudur? (Bandura, 1969, sf. 16)

Cüceloğlu iki yaklaşım arasındaki etkinlik farkını bir örnekle ortaya koyuyor. Bir alkoliğin tedavi için bir psikanaliste gittiğini düşünelim. Psikanalitik görüş, bilinçdışına itilmiş cinsel ve saldırgan dürtülerle yüzleşmemek için savunma mekanizması olarak alkolün kullanıldığı varsayımıyla yola çıkar. Kişi bu çatışmaları yıllar süren analitik tedavi sonucu fark ettiğinde, sağlıklı bir dengeye ulaşır ve savunma mekanizması olarak kullandığı içki içme davranışını kendiliğinden bırakır.  Kişiye oldukça zararlı bir davranış olarak; yıllar süren bir tedavi sonucu farkındalıkla bu sorunun çözülmesi ne kadar anlamlıdır? Davranışçı terapist ise alkolizmi bir davranış türü olarak ele alır, altında yatan nedenleri bir kenara bırakıp yalnızca bu davranışın çözümüne yönelir. Eyleme odaklanan davranışçı tekniklerin kullanımıyla, işlevsel olmayan davranışın ortadan kaldırmayı ve yerine işlevsel başka davranışları koymayı hedefler. (Cüceloğlu, 1991, sf.490-491) Bu örnekte olduğu gibi davranışın kişiye zarar vermesi sözkonusuysa -ki genelde değişmesi hedeflenen davranış kişiye ya da etrafındakilere zarar veren bir davranıştır- davranışçıların yaptığı bir kriz müdahalesi gibidir. Farkındalık onların müdahalesinde –etkinliği artırması şöyle dursun, azalttığı düşünüldüğünden- konu dışıdır.

Bu noktada psikanalitik yaklaşımların davranışçıların eylem odaklı yaklaşımlarına yönelik önemli bir eleştirisi olan belirti yerdeğiştirmesi ya da geri gelmesine değinmek faydalı olacaktır. Prochaska ve Norcross, kitaplarında dinamik yaklaşımın kaygıyı psikopatolojinin temel problemi olarak gördüğüne işaret eder ve sonrasında problemi karmaşıklaştıran ikincil belirtilere; bağımlılık ya da kaçınma davranışlarına neden olduğuna değinir. Bu bağlamda psikanalitik yaklaşımlara göre; bütüncül bir çözüm için kişide kaygı yaratan temel çatışmanın ne olduğunu saptamak ve bireyin buna karşı farkındalığını artırmak gerekir. Ancak davranışçılara göre psikanlistlerin ikincil belirti olarak gördüğü bu belirtiler; ortak bir çıkış noktası olması gerekmeyen, birbirinden bağımsız koşullamalar neticesinde ortaya çıkmış davranışlardan başka bir şey değildir. Örneğin, insomniyası ve asansör fobisi olan bir hastanın bu iki davranışsal problemi üzerinde ayrı ayrı çalışmak gerekir. Dolayısıyla davranışçı tekniklerle bunların ortadan kaldırılması psikanalistlerin eleştirdiği gibi yeni semptomların ortaya çıkmasına neden olmayacaktır. Bu bağlamda; davranışçılara göre semptom yerdeğiştirmesi ya da geri gelmesi tüm davranışsal problemlerin temeline dinamik bir çatışmayı oturtan psikanalitik yaklaşımlara özgü bir mitten başka bir şey değildir. (Prochaska&Norcross, 2007, sf.265-266) Bandura da bu noktada davranışsal yaklaşımlarla, psikodinamik yaklaşımları sorunlu davranışa atfedilen nedensillik bakımından ayırır (Bandura, 1969, sf. 49) ve tedavide odaklanılması gereken noktanın müdahalede bulunabileceğimiz ve içsel dünyamızdaki çatışmaları tetikleyen dışsal dünya olduğu sonucuna varır. (Bandura, 1969, sf. 63)

Davranışçı yaklaşımda yöntem olarak kullanılan yeni öğrenmelerin, diğer olası davranış problemlerine genellenebilirliği konusunda tartışmalar olsa da (Rimm&Masters, 1979: akt. Cüceloğlu, 1991, sf.493), değişim için eylemin rolünü temel alan davranışçı yaklaşımın etkinliği; değişim için farkındalığın rolünü temel alan psikanalitik yaklaşımın etkinliğine göre –niceliksel yapısı nedeniyle bilimsel çalışmalara daha müsait olmasının da etkisiyle- bilimsel araştırmalarca daha fazla kanıtlanmıştır.[5](Cüceloğlu, 1991, sf. 491-494; Prochaska&Norcross, 2007, sf.264)

Entegratif ve Eklektik Yaklaşımlar: Bir Uzlaşma

Son olarak, farkındalık ve eylemi bir sentez ya da takım halinde düşünmenin daha faydalı olacağına işaret eden ve radikal görüşlerden ziyade etkinlik bakımından ılımlı bir uzlaşma gerekliliğini savunan  entegratif ve eklektik yaklaşımlara değinmek faydalı olacaktır.

Skinner insan davranışı konusundaki bilgilerimize çok önemli katkılar sağlamışsa da davranışçılar gittikçe kimi içsel süreçlerin ve durumların da incelenmesi gerekliliğini kabul etmeye başlamışlardır. Örneğin Dollard ve Miller’in kuramı psikanaliz ve davranışçılık arasında bir köprü kurmaya çalışmış eklektik bir kuramdır. (Yazgan İnanç&Yerlikaya, 2008, sf. 178) Lazarus da belli bir hasta ya da rahatsızlıkla ilgili olarak en iyi olan tekniği kullanmayı savunmuştur. Çok modelli bu eklektik yaklaşımda, terapistin belli bir kuramsal çerçevede çalıştığı kabul edilir ancak bazen etkili sayılan diğer yönelimlerin tekniklerinden de alıntı yapılmasına izin verilir.(Davison&NEale, 2004, sf.577-578) Analistler arasında da Wachtel, farkındalığın artmasında eylemin rolüne, eylemin kuvvetlenmesi için de farkındalığın önemine işaret etmiştir. (Davison&NEale, 2004, sf.575)

Frank (1993) ilk anda birbirine taban tabana zıt gibi görünen psikanalitik ve davranışçı yaklaşımların entegratif veya eklektik çabalara nasıl olumlu yanıt verdiğini,  makalesinde Lazarus’a, Wachtel’e ve daha birçok isme referans vererek ortaya koymuştur. Bu yaklaşımlar, belirtilerin ortadan kalkması ve kişinin rahatlatılmasına öncelik verdiğinden, psikanalizin psikeyi tümden değiştirmeyi hedeflerken acıyı sürdüren yaklaşımıyla zıt düşmüşlerdir. (Sandler, 1976a, b, 1981: Frank, 1993, sf537) Ancak Gill’e göre “Psikanalitik kuramın gözden kaçırdığı son bir içgörü vardır, o da içsel süreç patternlerinde devamlılık yaratan dış dünyadır” (Gill, 1982, sf.92: Frank, 1993, sf. 545) Wachtel (1987: Frank, 1993, sf. 546) de yukarıda da değindiğimiz, “döngüsel psikodinamik” kavramını merkeze alarak: “Gerçekliği her an algıladığımız şekliyle yeniden düzenliyoruz” demiştir. Böylelikle; dış dünyanın, içsel süreçlerimizle üst üste binen önemine dikkati çekmiştir. (Wachtel, 1982, sf.62: Frank, 1993, sf. 545) En nihayetinde Frank (1993, sf. 547-548) kazanılan içgörünün adaptif davranışı, adaptif davranışın da içgörüyü artırdığı sonucuna varmıştır.

Yoruma dayalı ve eylem-odaklı tekniklerin birlikte kullanımı entegratif ve eklektik yaklaşımların temelini oluşturur. Frank içsel süreçlerle, dışsal kişilerarası etkileşimin hak ettiği önemi görmeye 1993’te yayınlanan makalesinde daha yeni yeni başladığına ve analistlerin “adaptif eylemin rolünü dışladığı” terapi yaklaşımlarının nihayet daha fazla sorgulanabilir hale geldiğini belirtmiştir. (Frank, 1993, sf. 572)

Özetle; davranışçıların eyleme odaklanan tavırları, ilk anda psikanalitik kuramların teorik zenginliğinden ve “etkileyiciğinden” yoksun görünse de; farkındalığı merkeze alan yaklaşımlardan daha kısa zamanda ve daha fazla sonuç ürettikleri bilimsel araştırmalarca kanıtlanmıştır. Ancak davranışçı yaklaşımın niceliksel özellik taşımasından dolayı, deneysel çalışmalara imkan verdiği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Bunun dışında belirtilerin ortadan kalkması önemli bir amaç olsa da, bunun terapi arayan herkesin tek ve en önemli amacı olmadığı akılda tutulmalıdır. Zira, insanlar eylemlerini sürdürebilmek için farkındalık ve anlamlandırmaya da ihtiyaç duyarlar. (Prochaska&Norcross, 2007, sf.303-304) Bu anlamda eylem ve farkındalığı, entegratif ve eklektik yaklaşımlarda olduğu gibi, birbirini besleyen (entegratif) ya da (gerekli görülen kullandığı için) birbirini tamamlayan (eklektik) iki faktör olarak ele almak belki de en doğrusu olacaktır.

 

Kaynaklar

Bandura, A. (1969) Principles of Behavioral Modification. Holt, Rineheart and Winston, Inc.

Cüceloğlu, D. (1991) İnsan ve Davranışı. İstanbul: Remzi Kitabevi

Davison, G.C., Neale, J.M. (2004) Anormal Psikolojisi. Çev: İ. Dağ. Ankara: TPD. Orijinal basım tarihi: 1998.

Frank, K.A. (1993). Action, Insight, and Working Through Outlines of an Integrative Approach. Psychoanal. Dial., 3:535-577.

Mitchell A.S. ( 2009) Psikanalizde ilişkisel Kavramlar. Çev:G. Algaç, İ. Anlı. İstanbul: Bilgi üniversitesi yayınları(orijinal basım tarihi: 1946)

Leslie, J. C. (2002) Essential Behavior Analysis. London: Oxford University Press, Inc.

Levenson, E. (1998). Awareness, Insight, and Learning. Contemp. Psychoanal., 34:239-249.

Prochaska, J. O., Norcross, J. C. (2007) Systems of Psychotherapy: A transtheoretical Analysis. Thomson Brooks/Cole

Valenstein, A.F. (1983). Working Through And Resistance To Change: Insight And The… J. Amer. Psychoanal. Assn., 31S:353-373.

Yazgan İnanç, B., Yerlikaya, E.E. (2008) Kişilik Kuramları. Ankara: Pegem Yayınevi

http://www.psikeistanbu.org/


[1] Türkiye’nin IPA onaylı çalışma grubu Psike bunu ruhsal özgürleşme ve özne haline geliş olarak özetlemektedir. (psikeistanbul.org)

[2]Hastaların “Biraz daha iyiyim” ifadesi de gelişmenin ölçütü olarak kabul edilmiştir.

[3]Skinner aslında içsel durumların ya da bilinçdışı süreçlerin varolmadığını iddia etmemiş ancak psikolojinin bilimsel bir disiplin olabilmesi için dikkatini gözlenebilir davranışın üzerine çekmiş ve çalışmalarını bu yönde sürdürmüştür. (Yazgan İnanç&Yerlikaya, 2008, sf. 177)

[4] Burada psikanalitik kuramcılar henüz farkında olmadığımız başka bir içsel çatışmaya karşı direnç gösterdiğimizi düşünecekler şüphesiz!

[5] Örneğin Prochaska ve Norcross’un kitabında 3-18 yaş aralığında yapılan davranışçı terapiler, içgörü odaklı terapilere oranla (hastanın ve terapistin özelliklerinden bağımsız olarak) daha etkili bulunmuştur. Yetişkinlerle yapılan çalışmalarda da (69 çalışmanın metaanalizi) davranışçı yaklaşımın, psikanalitik yaklaşıma oranla belirgin derecede daha etkili olduğu saptanmıştır. (Prochaska&Norcross, 2004, sf.294-296)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.428 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: