İnsan Kendinden Nasıl Kurtulur? : Bir Kucaklaşma

Yorum bırakın

Aralık 5, 2012 tarafından miraysasioglu

10452349_10152230115646088_8740376210086821378_nMiray Şaşıoğlu, Kl. Psk. Uzm.

Nesne ilişkileri kuramları çeşitli konularda birbirlerinden farklılık gösterseler de, genel olarak dinamik meseleleri bebeksi, ödipal dönem öncesi ve olgunlaşmamış olarak tanımlama eğilimindedirler. Bu kuramlara göre sonraki yaşamda devam eden meseleler – zarar veren nesneden kurtulamamak da bunların arasında sayılabilir-  insanın temel ilişkisel ihtiyaçlarının dışa vurumu olarak değil, bebeksiliğin kalıntıları olarak değerlendirilebilir (Mitchell, 2009, sf.136).

Bu bağlamda, bir yetişkinin kendisine zarar veren ötekinden nasıl kurtulacağı sorusunu yanıtlamadan önce;  kişinin neden kendisine zarar veren bu nesneye yöneldiği, ya da yöneldiği nesneyi – daha önceki yaşantılarına benzer şekilde- nasıl zararlı nesneler haline dönüştürebildiği üzerinde durmak faydalı olabilir. Kişinin kurtulmaya çalıştığı acaba öteki midir? Yoksa yansıtmalı özdeşim yoluyla dışına attığı kendi “kötü” yönleri midir? Kişinin neden bu ilişkiler içinde kaldığını öğrendiğimizde bu ilişkilerden nasıl kurtulacağımıza dair de fikir edineceğimizi düşünüyorum.

Fairbairn: Bölme mekanizması ve yansıtmalı özdeşim

Fairbairn’e göre çocuklar ötekilerin onlar için orada olması beklentisi ve isteği ile dünyaya gelirler. Eğer bakım veren çocuğun ihtiyacının ne olduğunu anlayıp cevap verebilirse, çocuk tatmin duygusu yaşar. Bu çocuğa makul istekleri olduğu, isteklerinin anlaşıldığı ve ötekilerin isteklerine cevap vereceği güvenliğini yaşatır. Ancak bakımveren, çocuğun ihtiyacına şu ya da bu nedenle cevap vermezse, çocuk ihtiyacının da artmasıyla, tekrar tekrar tatmin edici bir cevap almak için uğraşacaktır. Eğer sonunda ihtiyacı karşılanırsa, çocuk acı dolu sürecin sonundan tatmin olmuş bir biçimde çıkacaktır.

Eğer bu ihtiyaca cevap vermeme durumu seyrekse, çocuk arasıra olan bu gecikmeleri normal olarak değerlendirir. Bu onun sabır geliştirmesine, hayal kırıklığı ile baş etmesine ve insanların ona kızsa da onu sevebilecekleri düşüncelerini geliştirmesine imkan verecektir. Ama eğer düzenli olarak çocuğa cevap verilmezse, çocuk kendinde olan bazı özellikleri, bakımverenle bağlantısını sürdürebilmek adına bastırmak zorunda kalır.

Çocuk bu esnada bölme mekanizmasını kullanır. Fairbairn’e göre bakımverenine bağlı ve sadık kalmanın tek yolu onu içselleştirmektir. Bu amaçla; bakımvereninin korkutucu, acıtan, hayalkırıklığına uğratan yönlerini, güvence ve konfor sağlayan yönlerini birbirinden ayırır. Kötü tarafı kendi içine aldıkça, bakımverenin varlığı ve yokluğunda daha güvende hissetmeyi garanti altına alır. Bir başka deyişle, çocuk dış dünyada güvenliğini ve umudunu sürdürebilmek için kötülüğü içine alır. Fairnairn’e göre çocuklar suçu kendilerinde aradıkça sevilme şanslarını sürdürecekler ve böylelikle güvende hissedeceklerdir (Fowlie, 2005, sf.194-199).

Bu güvenlik arayışı yetişkinlikte de devam edecek ve erken çocukluk döneminde içselleştirilen dinamikler –zarar verici de olsa- ilerde de tekrar tekrar ortaya çıkacaktır. Zarar verse de devam eden ilişkilerde umut ve suçluluk duygusu belirleyici iki duygu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Winnicott: İhmal Eden Anne ve Sahte Kendilik Gelişimi

Nesne ilişkileri kuramlarına göre, yetişkinlik ilişkileri üzerinde belirleyici etkiye sahip olan erken çocukluk yaşantılarında ne gibi sorunlar yaşanmış olabilir? Fairbairn’e göre çocuk yalnızca haz değil, temas ve duygusal paylaşım arar. Burada çocuğun, ebeveyn arayışına vurgu yapılmaktadır. Sorun, ebeveynin orada olup olmamasıdır. Winnicott’a göre ise sorun biraz daha farklı bir niteliktedir. Arzu ettiği her şeyi kendisinin yarattığı yanılsamasına sahip olan bebeğin sorunu, ideal olarak “görünmez” olan anne tarafından ihmal edilmesidir. Bakım veren, çocuğun spontan ihtiyaçlarını görmezden gelerek onun mutlu kendine yeterlik durumunu zedelediğinde çocuk, kendi ihtiyaçlarının karşılanmamasından dolayı acı çeker, ama hayatta kalmak için anneye muhtaç olduğundan kendisini annesinin vizyonunun sınırlarına göre şekillendirmeyi öğrenir. Bunun sonucunda “annesinin kızı”, “annesinin oğlu” olma durumu, başka bir deyişle itaatkar temeller üzerine kurulu bir sahte kendilik gerçekleşir (Mitchell, 2009, sf.105-107). Yetişkinler de kendilerine zarar vermesine rağmen bazı ilişkilerini bitiremezler. Bitirmeyi düşündüklerinde bile üzerlerinde, annenin çocuğu terk etmesinin yaratacağı yaşamsal tehdide benzer, ciddi  bir tehdid hissederler.

İyi huylu Döngü

Winnicott, bebeğin arzusunu “ilkel bir acımasızlık” olarak nitelendirmiştir; onun için bu acımasızlık sadizm anlamına gelmez, sadece bebeğin kendisine imkan tanındığında annesini kayıtsız bir biçimde sevme yöntemidir. Ancak bu yoğun tutkuya dayalı gerçek hikaye çok geçmeden hayal kırıklığına dönüşür. Bebek doğal olarak yavaş yavaş tümgüçlülük yanılsamasından kurtulur ve anneyi ayrı bir insan olarak görmeye başlar. Bu noktada bebek saldırganlığından dolayı anneye karşı kendini suçlu hissetmeye başlar ve verdiği zararı tazmin etmeye yönelir. Anne bu noktada bebeğin yanında kalır ve onun “yaraları onarma” talebine olumlu cevap verirse Winnicott’un iyi huylu olarak tanımladığı döngü tamamlanır. Bu durumda, bebek acımasız fantezilerinin sorumluluğunu üstlenme becerisi edinir (Phillips, 1993,sf. 49-51).

Bakım veren bebeğinden gelen nefretin saldırısı karşısında ayakta kalmayı başarırsa, özne nesnenin kendi iktidar alanının dışında bulunduğunu ve böylelikle tamamen gerçek olduğunu; yani öznenin tazmini tarafından yeniden oluşturulmayıp kendi başına varlık gösterdiğini düşünebilecektir. Ancak bu süreç bir paradoksu içerir. Nesne ancak ona gösterilen alakanın askıya alınmasıyla gerçeklik kazanır; nesneyi ancak onu umursamazlıktan gelerek – ona karşı derin bir nefret duyarak – (bir özne olarak) yakından tanıyabiliriz. Bazen nesnenin, yok edilmeyi ya da zarar görmeyi kabullendiği durumlar olur. Sado-mazoşizm, bu anlamda, ortak yaşamaya dayanan bir bağı çözmeye karşı duyulan bir korku ve bu bağa tutunma çabası olarak tanımlanabilir. Sadomazoşist çift burada ayrı kalmanın yalnızlığını riske atmamaktadır. Ancak insanlara nesne olarak davranma kapasitemizi geliştirdiğimizde insanlar bizim için gerçek birer kişi haline gelir (Phillips, 1993, sf.53-54). Yetişkin ilişkilerinde de sahicilik sanki sınırlarda dolaşarak sınanıyor gibi değil midir? Kişi tıpkı çocukluğundaki gibi sorar: “Ona saldırdığımda ayakta kalabilecek mi? Yoksa beni terk mi edecek? Bu ilişkiye nasıl güvenebilirim?”

İlişkiselliğin Belirleyiciliğinde Evrensellik

Winnicott hepimizin arzularımızı ve deneyimlerimizi yetersiz olarak anlayan ebeveynler tarafından büyütüldüğümüz gerçeğini ihmal etmez ve psikopatolojiyi bir derece meselesi olarak yorumlar. Çocuk zamanla ebeveynin kendisiyle ilgili yaratmış olduğu imgeye daha fazla benzeyerek ebeveyn için görünür olmayı öğrenir. Dolayısıyla bütün kişiliklerde sahtelik ve boyun eğme öğeleri yer alır. Başka bir deyişle çocuk, kaçınılmaz olarak ebeveynlerin anlam ve değerler dünyasının esiri olur (Mitchell, 2009, sf.105-107). Buna göre; her birimizin ilişkisel dünyası, erken çocuklukta edindiğimiz ilişkilerin gölgesinde şekilleniyor diyebiliriz.

O halde, bir kısır döngü halinde zarar gördüğümüzü düşündüğümüz, ancak ilişkiyi inatla sürdürdüğümüz durumlarda kendimize şu soruları sormalıyız: Acaba anne-babamdan bakım almak uğruna, onların ilişkileri ve ilişkiden beklentileri doğrultusunda, ilk bebeklik dönemlerimde ve sonrasında oldukça kısıtladığım davranış repertuarımla mı hareket ediyorum? Başka alternatif hissediş ve davranışlar benim için bu ilişkide söz konusu değil mi?

Umut ve Teslimiyet

“Dehşetin kurbanı özne, kendi zihninde, dehşet saçan kişi olmaktan mümkün olduğunca uzak kaldığını düşünür. Ancak bu kaçınma halinde bile dehşet tarafından oluşturulmuş bir ilişkiyi devam ettirir.”(Phillips, 1993, sf.35)

Gerçekten de ötekinin ve ilişkiselliğin olmadığı bir dünya hayal etmek imkansız. İlişki kurmaktan kaçınılan zamanlarda bile, yokluğu üzerinden de olsa, zihnimizi meşgul eden -hatta dolduran- bir öteki tanımlarız. Ama hiçbir zaman toz pembe değildir ötekiyle hayat. Ötekinin olduğu yerde çatışma, çatışmanın olduğu yerde de acı neredeyse kaçınılmazdır.

Ancak bu belirsiz dünyada nesnenin potansiyeli, birey için her zaman umut verici bir anlam taşır  (Phillips, 1993, sf.80). Bize zarar verse de ilişkilerimizi sürdürmemiz sanıyorum ki bu umut ile bağlantılıdır. Bollas’a göre (1987, sf.14) çocuğun “arzu nesnesi” adını verdiği şey aslında bir “dönüşüm nesnesi”dir. Buna göre; anne henüz bir nesne olarak belirlenemez, ancak bir dönüşüm süreci olarak yaşantılanır; ve bu özellik, yetişkin yaşamındaki nesne arayışında da var olmaya devam eder. Yetişkin yaşamındaki arayış nesneye sahip olma arayışı değildir. Nesne benliği dönüştüren bir süreç olarak kendisine teslim olunmak amacıyla aranır.

Phillips’in (1993, sf.43) önceleri sudan korkan bir hastasının yüzmeyi öğrenişini nasıl tarif ettiğine bakalım:

“Boyumu aşan yerde daha güvenlikte olduğumu biliyordum; çünkü ayağım dibe değmese de beni yukarı kaldıracak daha çok su vardı.”

Phillips ergen çocuğun yaşadığı temel paradokslardan birini, sadece kendi denetiminin ötesinde olan nesneye nasıl güvenebileceğini keşfetmesi olarak ifade etmiştir. Bu anlamda, boyunu aşmayan bir derinlikte ayakta durmak, yani denetimi elimde tutmak, endişeden kaynaklanan mutlak bir kudrettir; burada mutlak kudretin zıttı, çocuğun korktuğu gibi iktidarsızlık değil, kendini suya teslim etmeyi becerebilmesiydi. Başka bir deyişle, nesnenin bilgisine yaklaşmak demek, öznenin nesnenin etrafına ördüğü perdeyi kaldırıp atması demektir. Özne bunu ancak korkusuz bir edilgenlikle kendisini kendi deneyimine teslim ettiğinde yaşayabilir (Phillips, 1993, sf.44). Kendimizi bıraktığımızda, ötekini sevdiğimizde, sevileceğimizden, bakılacağımızdan nasıl emin olabiliriz?

O halde, kişinin kendine zarar veren nesneden nasıl kurtulacağının yanıtı, kişinin neden o nesneyle ilişkiyi sürdürdüğü sorusuyla iç içe geçmektedir. Phillips’in kitabında bu, nesneden bağımsız olarak, öznenin gerçekleştirebileceği bir süreç olarak ortaya konmuştur. Mesele, nesneden kaçmak değil, ona daha spontan ve gerçekçi bir ilişki kurabilmek adına teslim olabilmektir. Ayaklarımızın yere değmemesi riskini göze almayı gerektirdiğinden, üzerimizde yoğun kaygı yaratan bu teslimiyet yaralı yetişkin için hiç de kolay değildir.

Bollas: Nefreti Sevmek

Zarar gördüğümüz ilişkilere bir umut devam ettiğimizi belirttik. Bu ilişkilerde ötekine karşı zaman zaman nefret beslediğimizi fark ederiz. Ama bu his bizi ilişkiye devam etmekten alıkoymaz. Örneğin, Bazı insanlar kırılgan olduğumuz yeri iyi görür ve en can alıcı şeyleri söyleyerek onlardan nefret etmemizi sağlarlar! Defalarca neden sorusunu kendimize sormamıza rağmen bu işkenceyi sürdürüp onunla görüşmeye devam ederiz. Neden?

Bollas; Winnicott, Fairbairn ve diğer bazı kuramcıların yıkıcı olmayan nefretin işlevselliğine değinmelerinden de destek alarak,  nefretin her zaman zarar vermek amaçlı bir duygu olmadığının aksine nesneyi ve ilişkiyi muhafaza etmek için hissedilebileceğinin altını çizmiştir.  Bollas “nefreti sevmek” olarak tanımladığı bu süreçte, amacın ilişkiyi sürdürmek olduğunu belirtir. Kişi ya kendisi nefret eder, ya da karşısındakinin ondan nefret etmesi için uğraşır. Neticede, tutkulu beraberliğin ancak nefret ile mümkün olduğuna inanır. Yani bu bakışa göre nefret aşkın zıttı değil bir türevidir. Kişi öteki tarafından görülmemek, farkedilmemek korkusu ile hareket etmektedir. Nefret yoluyla uzaklaşmak değil aslında yakınlaşmak istemektedir (Bollas, 1990, sf.117-134). Bunun farkına varmak belki de içimizdeki bastırılmış duyguların kabulünü beraberinde getirebilir. Bu kabulle birlikte sahici ve spontan birlikteliklerin de önü açılır.

Psikanalitik Tedavi

Bilinçdışına ulaşmak ve ilişkisel geçmişimizin bugünkü ilişkilerimiz üzerinde nasıl rol oynadığını görmek için bir analistin desteğine ihtiyaç duyulabilir. Phillips’e göre, nefret nesneleri bulmak her bakımdan sevgi nesneleri bulmak kadar gerekli olabilir, ancak insan barındırdığı kötülüğün bir kısmını hoşgörüyle karşılayabilirse –yani bu kötülüğü kabullenirse- dünyayı da bir miktar korkudan arındırmış olur. Bu psikanalitik tablo içinde tedavi, bir geri kazanma yöntemidir; hatta insanın içinde yanlış yer edinmiş kişilerin bile geri kazanılması söz konusudur. Bu bağlamda psikanalizin amacı insanları iyileştirmek değil, onlara herhangi bir sorunları olmadığını göstermektir (Phillips, 1993, sf.38-39).

Mitchell (2009, sf. 291)Winnicot’tan alıntılar yaparak tedavi sürecini şöyle anlatmaktadır: Analitik süreç “kendini iyileştirme” sürecidir; düzeltici bir çevre sahte, savunmacı, telafi edici uyarlamaların çökmesini sağlar ve böylelikle gerçek kendiliğin tıkanmış gelişiminin yeniden başlamasına izin verir. Yani bir anlamda analistin hastanın bebekliğinin annesini oynayabilmesi gerekmektedir. Guntrip de psikoterapiyi annenin yaşamın başlangıcında sağlamakta yetersiz kaldıklarını sunan bir ikame terapisi olarak görür (Mitchell, 2009, sf.164).

Nesne ilişkileri kuramına göre; danışanın farkındalığı artırılmaya çalışılır ve kişinin kendiyle ve başkalarıyla erken çocukluk döneminde kurduğu ve içselleştirdiği ilişki kurma metotlarının yetişkine özgü alternatiflerle değiştirilmesi sağlanır. Terapist bu ilişkisel geçmiş hakkında, terapi odasındaki aktarımdan yola çıkarak fikir edinmeye çalışır. Örneğin, danışan terapistin kendi söylediklerini kaldıramayacak kadar zayıf olduğunu düşünürken, babasının annesine yönelik düşüncesini, duygularını ifade ettiği zaman karşılığında şiddetli tepki görürüm ve terk edilirim diye düşünürken de annesinin düşüncelerini yansıtmaktadır. Terapist bu noktada karmaşası ve karşı-aktarımlarını çözdükten ve kişinin ilişkisel repertuvarından emin olduktan sonra danışanın ona yansıttığından çok farklı biri olarak danışanın adeta doğrulamaya çalıştığı beklentisini gerçekleştirmeyince, savunmacı olmayan biçimde danışanın kendi çatışmasını görmesini sağlayınca, ve korktuğu gibi onu terk etmeyince, danışanın içgörüsü ve farkındalığı artar. Ama şüphesiz ki bunun üzerinde defalarca çalışılması gerekmektedir. Acı verici emosyonel tepki ve savunma mekanizmalarının kişi tarafından terk edilmesi yeni bir kendiliğin inşa edilmesi uzun ve zorlu bir süreçtir (Fowlie, 2005, sf.200-202).

Sonuç

Hepimizin anne-babamızdan, kardeşlerimizden, arkadaşlarımızdan ya da sevgilimizden nefret ettiği zamanlar olmuştur. Zaman zaman onlarla sürdürdüğümüz ilişkiden zarar gördüğümüze de inanabiliriz. Ancak onlarla ilişkimizi sürdürmeye devam ederiz. “Bize zarar veren bu ilişkilerden nasıl kurtulacağımızı” araştırdığımız bu yazıda, öncelikle “Bize zarar veren ilişkilerden neden vazgeçmeyiz” sorusunu yanıtlamayı hedefledik.  Bu amaçla, Winnicott, Fairbairn ve Bollas’ın kuramlarına değinerek, erken çocukluk döneminde kurulan ilişkilerin, çocuğun sonraki ilişkilerinde nasıl belirleyici olduğunu açıklamaya çalıştık. Fairbairn’in kuramında, erken çocukluk döneminde kaygıyla baş etmek için kullanılan bölme mekanizması ve yansıtmalı özdeşimin rolünden; Winnicott’un kuramında çocuğun kendilik gelişiminde annenin rolünden ve işler yolunda giderse olacak olanların özetlendiği iyi huylu döngüden; Bollas’ın kuramında ise “nefreti sevmek” kavramından bahsettik. Bu ilişkisel kısır döngülerin nedenleri arasında umuda değindik ve bu kısır döngülerin kırılmasına yardımcı olacak etkenler arasında teslimiyetin rolüne değindik. Son olaraksa; çocukluktan gelen kısıtlı duygu ve davranış repertuarlarının geliştirilmesinde ve alternatif bakış açılarının kazandırılmasında psikanalitik tedavi yöntemlerine kısaca göz attık. Bu çerçevede gerçeklik ve sahicilik için, kişinin olumlu ve olumsuz tüm duygularıyla kendini kabulü ve farkındalığının öneminin altını özellikle çizdik.

Nesne ilişkileri kuramları, erken dönem yaşantılarına, yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerin yapısı bakımından merkezi bir önem atfeder demiştik. Mitchell ilişkisel meselelerin erken dönemdeki gelişimsel evrelerle sınırlanmasının mümkün ve doğru olmadığını savunmuştur. Acaba ilişkisel meseleler, gerçekten de, erken çocukluğun seyri boyunca ardı adına belirip, aşamalı olarak çözülerek çocuğun ilerlemesine izin verecek hale mi gelirler? Kişiliğimiz üzerinde çok önemli etkileri olduğu söylenen bu ilişkisel geçmişin şekillenmesinde, ebeveynlerin önemli etkisinin olduğu vurgulanmaktadır.

Bu noktada daha sonraki yazılarda işaret edilmek üzere aklıma gelen diğer sorular: Acaba bu süreçte kişiliğin gelişimi üzerinde mizacın etkisi biraz hafife mi alınmaktadır?  İlişkisel geçmişimiz bugünkü tutum, davranış ve ilişkilerimiz üzerinde bu denli etkiliyse –yani bir nev’i kişiliğimiz haline geldiyse- hafif durumlarda kişisel farkındalık ya da daha ağır durumlarda terapi ile gerçek benliğe ulaşmak mümkün müdür? Gerçek benlik bu durumda nasıl tanımlanır? Farklı ilişkisel geçmişlerden farklı roller getiren iki insanın ilişkisinde, verilen tepkilerin kimin ilişkisel geçmişiyle ne derecede ilgili olduğu nasıl saptanabilir?

 

KAYNAKÇA

Bollas, C. (1987) The shadow of the object: Psychoanalysis of the unthought known. Londra: Free Associations.

Fowlie, H. (2005) Confusion and introjection:A model for understanding the defensive structures of the parent and child ego states. In Transactional Analysis Journal. 35, 2, Sf.192-204

Mitchell A.S. ( 2009) Psikanalizde ilişkisel Kavramlar. Çev:G. Algaç, İ. Anlı. İstanbul: Bilgi üniversitesi yayınları(orijinal basım tarihi: 1946)

Phillips, A. (2004) Öpüşme, gıdıklanma, sıkılma üzerine. Hayatın didiklenmemiş yanlarına dair psikanalitik denemeler. Ayrıntı Yayınları.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Ay ay

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.436 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: