Kişiliğin Gelişiminde Acıları Farketmenin Rolü: Otantik Varoluş

Yorum bırakın

Aralık 5, 2012 tarafından miraysasioglu

IMG_4080

Miray Şaşıoğlu, Kl. Psk. Uzm.

Miller ve Hubble tüm psikoterapi sistemlerinin, ortaya çıktıkları dönemin izlerini taşıdığına işaret eder. Örneğin psikanaliz, baskıcı Viktorya döneminin sonunda cinsellik üzerindeki; bilişsel terapi, enformasyon çağında zihin ve algı üzerindeki vurgusuyla ortaya çıkmıştır. Varoluşçuluğun gelişimine baktığımızda ise, olanca yıkıcılığı ile I. ve II. Dünya Savaşları’nı ve gündelik yaşamın içine işlemiş olan ölüm, dehşet ve umutsuzluk karşısında insanoğlunun anlam arayışınıgörürüz (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf. 99). Yalom’a göre de kaynağını Avrupa’dan alan bu gelenek her zaman insani sınırlılıkları ve varoluşun trajik boyutlarını vurgulamıştır. Bu Avrupalıların tam da yukarıda sözü edilen savaş, ölüm ve belirsiz varoluşlara daha çok tanık olmalarının, coğrafi ve etnik sorunlarla daha fazla yüzleşmelerinin bir sonucudur (akt. Davison&Neale, 2004, sf.534) O halde tarihsel süreç göz önüne alındığında varoluşçuluğun acıdan ve acının farkındalığından doğduğunu söyleyebiliriz.

Bu yazıda varoluşçuluk yaklaşımında merkezi bir role sahip olan acının farkındalığının, kişiliğin gelişimini nasıl etkilediğini tartışacağız. Bunun için, varoluşçuluğun temel kavramı “dasein”dan (dünyada bulunma) yola çıkarak, kişilik gelişiminde iki zıt gelişimsel kutbun varlığına işaret edeceğiz: Otantiklik ve sahtelik. Bu iki farklı yönelimin ortaya çıkışını ise yazının genelinde varoluşsal kaygıya, çaresizliğe, farkındalığa, sorumluluğa ve tüm bunların temelinde yatan anlam arayışına değinerek açıklamaya çalışacağız.

Kişiliğin Gelişiminde Varoluşsal Kaygının Rolü

Tillich’e göre hepimiz yaşamımızı tamamen değiştirebilecek şansa bağlı şartlar ve ölüm karşısındaki çaresizliğimizin farkındayızdır (akt. Davison&Neale, 2004, sf.534). Heiddeger de “atılmışlık” kavramı ile bu çaresizliğe ve bunun farkındalığına vurgu yapar. Buna göre, bütün canlılar gibi insan da hiç kendisine sorulmadan bu evrene adeta atılmıştır. İster istemez geldiği dünyada ise var olmaktan başka seçeneği yoktur. İnsan hiçlikten geldiği gibi yine hiçliğe dönecektir (akt. Yanbastı, 1996, sf.245). Yani ölüm kimsenin kaçamayacağı bir olaydır ve kişi sürekli varlık ile yokluk arasındaki kutupluluk arasında gider gelir (Carver&Scheier, 2004, sf.401). O halde varoluşçuluk doğası gereği kasvetlidir, çünkü içinde karanlığın dokusunu –yok oluşun kaçınılmazlığını- taşır. Bu noktada, gerçekten yaşıyor olmak işte bu varoluşsal kaygıyla yüzleşmeyi gerektirir (Davison&Neale, 2004, sf.534). Yani, varoluşçular, yaşamın karanlık yönünden kaçmaz, aksine bu yönle yüzleşmek isterler. Çünkü onlara göre yaşamın karanlık yönü aynı zamanda yaşama anlamını veren yönüdür (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.335).

Bu noktada May, kişinin kendi yaşamının ya da başkalarının yaşamının kalıcı bir biçimde değişebileceğine yönelik kazandığı içgörünün –başka bir deyişle yok oluş karşısındaki çaresizliğe dair kazanılan farkındalığın-  yarattığı kaygının yapıcı ve normal olduğuna işaret eder. Ardından da kişiliğin olumlu yönde değişimi ve gelişiminin de ancak bu kaygı aracılığıyla gerçekleşeceğini belirtir (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.336). O halde acının farkındalığı ile gelen kaygı normaldir ve kişinin olgunlaşması ve gelişmesi için gereklidir diyebiliriz. Ancak kişiliğin gelişiminin bir bedeli vardır. Bu bedel, Yazgan İnanç ve Yerlikaya’nın (2008, sf.332)  ifade ettiği gibi, farkında olmanın beraberinde gelen sorumluluğun acısı ve özgürlüğün sıkıntısıdır. Aşağıda, bu bedelin göze alınması ya da alınmaması halinde ortaya çıkan kişilik yapılarından (otantiklik ve sahtelik) ayrıntılarıyla bahsedeceğiz. Ancak ondan önce varoluşçu yaklaşımının kişiliğe bakışına ve fenomenolojik doğasına değinmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Varoluşçuluğun Fenomenolojik Doğası

Yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz gibi, varoluşçulara göre, her insan kendi yaşamı ve seçimlerinin sorumluluğunu almalıdır. Ancak bu noktada, Carver ve Scheier’in belirttiği gibi, kişinin kişisel gerçeklik deneyimi çok önemlidir. Kişisel olanı vurguladığından bu yaklaşım fenomenolojik ekolün içinde yer alır (Carver&Scheier, 2004, sf.401). Biraz daha açmak gerekirse; varoluşçular, kişiliğin bireydeki kalıcı özellikler kümesi olarak tarif edilmesinden rahatsızlık duyarlar (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf. 101) Onlara göre, varoluş bir takım sabit treytlerle tanımlanamayacak aktif ve dinamik bir oluş sürecidir. Sadece bireyle değil, diğer bireyler ve o bireylerin dünyalarıyla da ilgilidir (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 101). O halde, varoluşçu psikolojinin kişiliğe bakışını kişisel deneyimlere odaklanan ancak bütünsel bir bakış olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır. Şimdi kişilik gelişiminin birbirinden nasıl farklılaştığını görebilmek için, kişiye özgülükten ve bütünsellikten kastımızı varoluşçuluğun temel kavramı “dasein”a değinerek biraz daha netleştirelim.

Dasein: Dünyada bulunmak

İnsanın ruhsal yapısının ve içinde yaşadığı fiziksel dünyanın bir bütün olduğunu öne süren varoluşçular, bu bütünlük içindeki varoluş algısını “dasein” olarak adlandırmaktadır (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333). “Dasein” kavramı ile insanların dünya olmadan, dünyanın da insanlar olmadan bir anlamının olmadığı ileri sürülür (akt. Carver&Scheier, 2004, sf.401). Buna göre birey ve çevre aktif bir bütündür (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 101). Varoluşçuların, fenomenolojik bakış açıları gereği, bir insanı anlamanın ancak o insanın kendi inşa ettiği dünyasını anlamakla mümkün olabileceğini savunduklarını belirtmiştik. Bu bağlamda, varoluşçular her insanın dünyasının üç seviyesi olduğunu ileri sürerler: doğada olmak (dünyamızın fiziksel, biyolojik yönü), ötekilerle olmak (dünyamızın ilişkisel yönü), kendimiz için olmak (dünyamızın kendimizi deneyimlediğimiz yönü) (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf. 102). Prochaska ve Norcross’un (2007, sf. 102) da ifade ettiği gibi, kişilikler işte bu üç aşamadaki varoluşlar arasındaki farklılıklarla birbirlerinden ayrılırlar.May’e göre, kişinin doğuştan var olan potansiyellerini yaşama geçirebilmesi sürekli çaba ve cesaret gerektirir, bunun sonucunda oluşan “dasein” ne kadar güçlü ise kişilik de o denli sağlıklıdır (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333).

Yukarıdaki bölümde de belirttiğimiz gibi, varoluşçuluğun fenomenolojik doğasıyla parelel olarak, dasein büyük ölçüde kişiye özgüdür. Bunun için de, Ewen’ın da belirttiği üzere,  hiç kimse bir diğerine dünyada bulunmanın ne olduğunu ve nasıl olduğunu tam olarak anlatamaz. Her birimizin kendi potansiyel ve değerlerini keşfetmesi, bunun için de kendi kaygı ve acılarıyla yüzleşmesi gerekir. Bunu yapmanın en iyi yolu ise içinde bulunulan her anı etkin, spontan bir biçimde yaşamaktır (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333). O halde -her bireyin dasein deneyimi birbirinden farklı olsa da- genel olarak acıları fark etmenin kişiliğin gelişimini eylemsizlik ve katılıktan, etkinlik ve spontanlığa doğru götürdüğünü söyleyebiliriz. Acıların farkındalığı kişilik gelişimini nasıl etkiler sorusuna verilebilecek en kapsamlı cevap ise, şüphesiz ki varoluşçuluğun en önemli hedeflerinden biri olan otantikliktir.

Otantik Varoluş

Bilincimiz vasıtasıyla, dünyanın ne kadar belirsiz ve farklı yorumlara açık bir yer olduğunu görürüz. Varoluşçuların bu belirsizlik karşısında insanların vermesini istediği cevap otantik olmaktır (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 103). Varoluşçular tarafından kendi başına bir ödül olarak nitelendirilen otantik varoluşta kişi doğaya, diğer insanlara ve kendine tamamen açıktır; ne kendini dünyadan, ne dünyayı kendinden saklamaya çalışır. Doğada olduğu şekliyle insanlar arasında, insanlar arasında da kendi gibidir. Yani, varoluşun yukarıda sayılan üç seviyesi birbiriyle çatışmaz, aksine kaynaşmıştır (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 103; Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.335).

O halde; acıların farkındalığıyla gelen sağlıklı kişilik gelişiminde, insanlar doğal dünyaya uyum sağlarlar, diğer insanlarla insanca ilişkiler kurarlar ve tüm bu deneyimlerin kendileri için ne anlam ifade ettiğine dair keskin bir farkındalığa sahip olurlar. (May, 1958: Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.335) Özetle; bilinçli, seçim yapabilen, açık bir özne olmak ancak varoluşun kaygısıyla yüzleşmekle mümkündür.  Otantik kişi varoluşun, hiçlikten varlığa, varlıktan hiçliğe doğru durmadan aktığını, hiçlikten geldiği gibi yeniden hiçliğe gideceğini bilir. Gündelik döngümüz de bununla aynıdır. Prochaska ve Norcross’un çok güzel ifade ettiği gibi: “artık bir daha yaşanamayacak olan dünden gelir, asla ne olacağını tahmin edemediğimiz yarına doğru ilerleriz”. O yüzdendir ki otantik varoluş sadece bugünde oluşur. (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 105) O halde diyebiliriz ki, hiçliğin kaçınılmaz son olduğu dünyada, acıların farkındalığı kişiye spontanlık ve otantiklik, dolayısıyla kendisi gibi olma ve bugünü yaşama özgürlüğü getirir. Ancak bu kadar iyi yönü olmasına rağmen neden kendiliğinden otantik olamayız? Neden hepimiz otantik olmayı seçmeyiz? Kendimiz ve dünyamızla ilgili farkındalıktan bizi alıkoyan nedir?

Otantiklikten bizi alıkoyan unsurlar

Prochaska ve Norcross, bizi farkındalıktan alıkoyan dört varoluşsal kaygı tanımlamaktadır. Burada bu kaygılara -ayrıntılarına girmeden- kısaca değinmekle yetineceğiz. İlk ve en temel kaygı, ilk bölümde de belirttiğimiz gibi tüm varoluşun bir hiçliğe dönüşeceğini ve aldığımız kararların sorumluğunun bize ait olduğunu bilmektir. Anlamsızlık tehdidi insanda kaygı yaratan bir diğer unsurdur. Varoluşçular bu noktada şimdi bulduğumuz anlamın ileride ortadan kalkacağı tehlikesine işaret eder (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 104). Bir diğer kaygı kaynağı ise evrendeki temel yalnızlığımızdır. Buna göre, ötekilerle deneyimler paylaşırız, ama birbirimizi hiçbir zaman tam olarak anlayamama tehdidiyle karşı karşıyayızdır. Dahası, biliyoruz ki kendi yönümüzü takip etmek ve hayatımızın kendi anlamını yaratmak kaçınılmaz bir şekilde başka insanların bizimle olmak istememesine neden olabilecektir (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 105).

İşte bu çeşitli varoluşsal kaygılar varoluşumuzun temel özelliğini doğrular: Geçicilik. Özetle; ölüm zamanımızın geçiciliğini, kazalar gücümüzün sınırlılığını, kararlar karşısında kaygılanmamız bilgimizin yetersizliğini ortaya koyar. Anlamsızlık tehdidi değerlerimizin; yalıtım empatinin ve reddedilme de öteki üzerindeki kontrolümüzün geçiciliğine işaret eder (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 105). Bunlar ağır kaygılardır ve kişi acıyla yüzleşmemek için otantik yaşam yerine bir kaçışı seçebilir. Bu durumda kişiliği bekleyen gelecek ilerleme değil, yerinde sayma; otantiklik değil, sahtelik ve yabancılaşma olacaktır. Acıdan kaçmak kişinin –yukarıda normal olduğunu belirttiğimiz- varoluşsal kaygılarını azaltsa da, normal olmayan nevrotik kaygılarının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu nevrotik kaygı da kısaca, kişinin öğrenme ve gelişiminden feragat ederek, güvenlik uğruna katı inançlara sahip olmasına neden olacaktır (Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.341). Bu ikinci ve sağlıksız yol kişiliğin gelişimindeki diğer kutup olduğundan biraz daha ayrıntılı ele almanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

Sahtelik ve Yabancılaşma

Bu noktada varoluşçulara göre seçim ya hiç olmaktır (sahtelik), ya da olma cesaretini göstermektir(otantiklik). İnsanlar otantik olmamayı seçebilir. Yani kim olduklarına uygun sorumluluk ve hedeflerden kaçabilirler. Carver ve Scheier’in de (2004, sf. 401)  ifade ettiği gibi, insanlar kendi sorumluluklarını almayı reddettikleri zaman, -o kabul etmekten köşe bucak kaçtıkları- hiç olma durumuyla yüzleşirler. Bunun sonucunda da, kendilerine ve içinde yaşadıkları dünyaya yabancılaştıkları için kaygı ve umutsuzluktan şikayet ederler. Feist ve Feist’e göre, bu insanlar acıların farkındalığıyla gelen otantik varoluştaki bütünlük duygusuna sahip değildir (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333). May de, yabancılaşmayı çağımızın sorunu olarak görür ve bu durumu doğadan uzaklaşma, anlamlı kişiler arası ilişkilerden yoksun olma ve kişinin kendi otantik gerçekliğine yabancılaşması gibi üç aşamada tanımlar. (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333) Burada, tekrar ifade etmek gerekirse, kişiliğin otantikliğe doğru gelişiminin zıttı bir tablo ile karşı karşıya geliyoruz.

Özetle, burada kişinin öz-farkındalığını azaltarak ve kendi bireyselliğini inkar ederek varolmama korkusundan kaçınmaya çalıştığını görüyoruz. Ancak bu da kişide boşluk ve umutsuzluk duygularına yol açmaktadır. Dolayısıyla insanlar varolmama korkusundan kaçmanın bedelini daha kısıtlanmış bir varoluşla ödemektedirler (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.335). Sağlıklı olan ise, otantik varoluşta olduğu gibi, ölümün kaçınılmazlığı ile yüzleşmek ve ölümün, varolmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ederek daha anlamlı bir hayat sürdürmektir.

Nihai hedef: Anlamlı bir hayat

Varoluşçu yaklaşıma sahip olan Frankl, Nazi kamplarında 3 yılını geçirmiş ve anne-babasının, kardeşinin ve karısının ölümüne tanıklık etmiştir. Deneyimleri neticesinde geliştirdiği logoterapi yönteminde de, insanların hayatlarındaki anlam arayışını vurgulamış ve hayattaki en önemli amacın anlamsız görünen hayatta anlam bulma olduğu üzerinde durmuştur. (akt. Joseph, 2001, sf. 132)

Varoluşçu yaklaşıma göre; hepimiz bu dünyada neysek o gibi davranmak, otantik yaşamak, hayatımıza anlam katmakla görevliyiz. Bu anlamda, varlık ve yokluk arasındaki temel çelişkiyi görmek ve kabul etmek var olmak yolundaki ilk adımdır (Carver&Scheier, 2004, sf. 401). Ancak bu özgürlüğü deneyimlemek, yukarıda da değinildiği gibi, zordur. Çünkü, kim olduğunu öğrenmek ölümün gözünün içine bakmayı gerektirir. Bu noktada, neyin doğru neyin uygun olduğuna diğer insanların karar vermesi çoğunlukla daha kolaydır. Oysa varoluşçular, kişinin varoluşunun her saniyesini doldurmakla sorumlu olduğunu iddia ederler. (akt. Carver&Scheier, 2004, sf.401) Bu kaçılamaz ve hafife alınamaz bir sorumluluktur.

Carver ve Scheier’in de ifade ettiği gibi, dürüst seçimlerimiz her zaman iyi sonuç vermeyecektir. Önem verdiğimiz insanlarla her zaman iyi ilişki kuramayız. Doğayla ilişkimizi kimi zaman kaybederiz. Akıllı seçimler yapsak bile, tüm olanakları gerçekleştirmeye yönelik bir varoluşsal suçluluk yaşayacağımız kesindir. Bazı yanlarımızı geliştirmeyi seçerken, gelişebilecek diğer yanlarımızı geliştirmememiz örneğinde olduğu gibi. Ama bu suçluluk, seçmekte özgür olan fakat seçmeyen insan için şüphesiz ki, en yoğun olacaktır (Carver&Scheier, 2004, sf.401-402). Yani, o kişiliğin gelişimi ve otantiklik sözkonusu olduğunda en alt basamakta yer alacaktır.

Varoluşçu yaklaşımın bireyi yeniden merkeze alarak özgürlüğüne , sorumluluğuna ve bilinçli tercihlerle yaşamına yön verme potansiyeline yaptığı vurgu, çağdaş psikoterapiyi önemli ölçüde etkilemiştir (Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.341). Seçim özgürlüklerinin farkına varmak kişiyi kaygılarından özgürleştirmez aksine yeni kaygılar yaratır. Varoluşçu yaklaşıma göre kişi olgunlaşmak ve gelişmek için bu kaygıyla yaşamayı göze almalıdır. Bu noktada Davison ve Neale (2004, sf.535), terapinin amacını kişilerin bu kaçınılmaz kaygı ile başa çıkma yetilerini ve büyümeye devam etme süreçlerini desteklemek olarak özetlemektedir. Joseph ise bu terapilerde kişinin insan olmanın kısıtlılıklarını ve çelişkilerinin kabul ettiği, daha tam, otantik ve amaçlı bir yaşam yaşaması hedeflendiğine değinir. Ancak Deurzen’in de özellikle belirttiği gibi, varoluşçu terapi her terapist ve her danışan tarafından yeniden keşfedilmesi ve yaratılması gereken “kişiye özgü” bir terapi yöntemidir (akt. Joseph, 2001, sf. 132).

Sonuç

Tüm bu verilerin ışığında diyebiliriz ki varoluşçuluk doğası gereği, kişiliği alışıla gelindiği gibi sabit özellikler kümesi olarak tanımlamaktan kaçınsa da, kişiliğin gelişiminde iki farklı yönün var olduğunu ima eder. Bu yönlerden sağlıklı olanı, kişide otantiklik ve spontanlığa; sağlıksız olanı ise sahtelik ve yabancılaşmaya neden olur. Herkesin varoluşsal deneyimi birbirinden farklı olsa da, ortak olan bir şey vardır ki bu da kişinin yaşamı üzerindeki kaçınılmaz sorumluluğudur. Bu bağlamda, varoluşçu psikoloji herkesin kendi hayatının anlamını kendisinin yaratması gerekliliğinin altını çizerek, kişiliğin içeriği ne olursa olsun, insanları otantik olmaya davet eder. Önemli olan asla ortadan kalkmayacağını bildiğimiz ve paradoksal biçimde hayata anlamını veren karanlık ve hiçlik ile yüzleşmek ve bunun sonucunda gerçekten varolmaktır. Kişi otantik varoluşu seçtiği takdirde, acıları dinmese de, olumlu yönde değişecek, olgunlaşacak ve ilerleyecektir.

Bu felsefi yaklaşımın bireyin hayata bakışı üzerindeki etkisinin, otantiklik, anlam, sorumluluk, özgürlük gibi soyut kavramlardan hareketle ölçülmesi mümkün değildir. Aynı zamanda, ciddi patolojik durumlarda, kişinin patolojisinin devam etmesini, ya da intihar sözkonusu olduğunda kişinin ölmeyi seçtiğine yönelik bir inanç, bazı durumlarda kişilere taşımaya muktedir olmadığı bir sorumluluk yüklemek olarak yorumlanabilir. Sonuç olarak her insanda varolduğu varsayılan sorumluluk, özgürlük ve gelişim potansiyelinin biyolojik yapımızdan, içinde yetiştiğimiz çevreden ve toplumsal etkilerden bu denli bağımsız olduğunu düşünmek çoğu insan için ilk anda zorlayıcıdır (Prochaska&Norcross, 2007, sf.128-129; Yazgan İnanç&Yerlikaya, 2008, sf.341)

Kaynaklar

Carver, C.S., Scheier, M.F. (2004) Perspectives on personality. 5. baskı. USA: Pearson Education Inc.

Davison, G.C., Neale, J.M. (2004) Anormal Psikolojisi. Çev: İ. Dağ. Ankara: TPD. Orijinal basım tarihi: 1998.

Joseph, S. (2001) Psychopathology and Therapeutic Approaches: An Introduction. Basingstoke: Palgrave.

Prochaska, J. O., Norcross, J. C. (2007) Systems of Psychotherapy: A transtheoretical Analysis. Thomson Brooks/Cole

Yanbastı, G. (1996) Kişilik Kuramları: Ders Kitabı. İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları

Yazgan İnanç, B., Yerlikaya, E.E. (2008) Kişilik Kuramları. Ankara: Pegem Yayınevi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Ay ay

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.436 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: