Ölmemek için Yaşamamak

Yorum bırakın

Nisan 27, 2015 tarafından miraysasioglu

IMG_5112Heiddeger (akt. Yanbastı, 1996, sf.245) bütün canlılar gibi biz insanların da hiç bize sorulmadan bu evrene adeta atılmış olduğumuzu; ister istemez geldiğimiz bu dünyada ise var olmaktan başka seçeneğimiz olmadığını ifade eder. Tillich de (akt. Davison&Neale, 2004, sf.534), bu süreçte hepimizin yaşamımızın şansa bağlı bazı şartlar sebebiyle tamamen değişebileceğinin ve ölüm karşısında çaresiz olduğumuzun farkında olduğumuzu vurgular. Varoluşçu yaklaşım da işte bu kaçınılmaz yok oluşun farkındalığı ve bu farkındalığın kişide yarattığı kaygı temeli üzerine inşa edilmiştir. Bu noktada “gerçekten” yaşıyor olmak, bu varoluşsal kaygıyla yüzleşmeyi gerektirir (Davison&Neale, 2004, sf.534), çünkü bu yaklaşıma göre yaşamın karanlık yönü aynı zamanda yaşama anlamını veren yönüdür (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 99). O halde “varoluşsal kaygı”, anlamlı bir yaşam için temel teşkil eder.

Varoluşçuluğun temel diyalektiği

19. yy. Avrupa’sında birçok düşünür kaygı, depresyon, umutsuzluk, özerklik kaybı ve insanın kendine yabancılaşması kavramları üzerine odaklanmıştır (Geçtan, 1999, Sf. 34). Bu odaklanmanın ardında, Geçtan’ın ifadesiyle, “sanayileşme süreci ile birlikte mantığın da bir tür tekniğe indirgenmesi; insanların olması gerekeni yapalım derken, olmakta olanı yaşayamayan bir topluluğa” dönüşmesi yatar (Geçtan, 1999, sf. 35). Fromm da benliğin gelişmesinin birçok bireysel ve toplumsal nedenden dolayı engellendiğini ifade eder (Fromm, 2009, sf. 40). Bu noktada, toplum içinde varlığını sürdüren bireyin büyürken içselleştirdiği toplumsal değer ve yasaklar bireyselleşme sürecinde oldukça önem taşır. Çünkü bu “toplumsal normlar”, toplum içindeki varlığımızın devamı için, doğuştan getirdiğimiz cinsellik, öfke, üzüntü gibi bazı yönlerimizi inkar etmemize, bastırmamıza ya da bunlardan utanmamıza yol açar. Kendine özgü bu özellikleri reddeden kişi de, sonuçta kendi benliğinden uzaklaşır, kendine değil de yarattığı kendilik imajına yönelir ve kendinden ziyade o ideali gerçekleştirmeye çalışan bir kişi haline gelir (akt. Daş, 2006, sf. 11).

O halde bireyin ölüm gerçeğini reddi, birey için bir yabancılaşma sürecini de beraberinde getirir. Yabancılaşma, benliğin kaybı; benliğin kaybı ise yok olmak ile özdeştir. Bu noktada Carver ve Scheier (2004, sf. 401) kişinin, yaşamı boyunca bir ucunda varlık bir ucunda yokluk olan iki kutup arasında gidip geldiğine işaret eder. Yalom’a göre de (1999, sf. 69), seçim ve sorumluluktan kaçan birey, her zaman onun yanında olacak, onun yerine seçimde bulunacak, ona eşlik edecek birilerinin olduğu mitine inanarak ölüm gerçeğinden kaçar. Bu bir nevi “yok olma”ya karşılık gelir diyebiliriz. Öte yandan, büyümekse ancak kişinin kendini diğerlerinden ayırma, yalnızlık ve ölümle yüzleşme cesareti göstermesi ile mümkün olur. Bu da “var olma”ya karşılık gelmektedir. Sonuç olarak, varoluşçuğun temel diyalektiği şöyle ifade edilebilir: kişinin ölümden kaçması, bu dünyada onu “yokluğa” daha çok yaklaştırırken; ölüm ile yüzleşmesi ise, bu dünyada onu “varlığa” daha çok yaklaştırır.

Varoluşsal kaygı

“Doğmak için ölmek gerekir.”

Otto Rank

İnsanın doğmuş olduğunu ve bir gün öleceğini bilmesi, onu anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır (Geçtan, 1999, sf. 39). Yaşam-ölüm ikileminde anlam arayışı, yalnızlık, izolasyon, belirsizlik, özgürlük ve sorumluluk gibi varoluşsal gerçeklerin kişide yarattığı kaygı, varoluşsal kaygıdır (akt. Daş, 2006, sf.11). Rollo May (akt. Geçtan, 1999, sf. 43) varoluşsal kaygıyı, yaklaşmakta olan bir “hiç”e indirgenme tehdidinin yaşanması olarak tanımlar. Buna göre, kaygı kaynağını insanın varoluşunun ta kendisinden alan ontolojik bir insan niteliğidir (May, 2012, sf. 143).

May de (2012, sf. 144) korkuyu gerçek bir tehlike karşısında ortaya çıkan ve tehlike geçtikten sonra da son bulan bir duygu olarak tanımlarken, kaygıyı bireyin özsaygısına ve benlik değerine darbe indiren ontolojik bir değer olarak tanımlamaktadır. Bu durumda korku diğer duygulanımlar arasında herhangi bir duygulanım olarak incelenebilirken sadece kaygı varlığın ta kendisini tehdit eden birşey olarak görülür. Bu noktada May (2012, sf. 145) kaygıya varoluşsal açıdan bakmaktaki hedefi, ona özgün gücünü geri vermek olarak açıklıyor.

Varoluşçu yaklaşım insanın özgürlüğüne, dolayısıyla kendi varlığını nasıl sürdüreceği ve seçimleri konusunda ona ait olan sorumluluğa vurgu yapar. Varoluşsal kaygı da kişinin işte bu özgürlük ve sorumluluğu fark ettiği anda yaşadığı duygudur. Kirkegaard (akt. Geçtan, sf. 1999, sf. 43) varoluşsal kaygıyı “özgürlüğün baş dönmesi” olarak tanımlamıştır. Kurt Goldstein (akt. May, 2012, sf. 143) ise kaygının “sahip olduğumuz” bir şey değil, “olduğumuz” bir şey olduğunu vurgular. Buna göre kaygı bireyin varoluşunun imha edilebileceğine, kendisini ve dünyasını kaybedebileceğine ve bir “hiç” olacağına dair farkındalığının oluştuğu öznel haldir.

Prochaska ve Norcross, varoluşsal kaygıya yol açan unsurları tanımlamıştır. Buna göre, ilk ve en temel kaygı kaynağı, tüm varoluşun bir hiçliğe dönüşeceğini ve aldığımız kararların sorumluğunun bize ait olduğunu bilmektir. İnsanda kaygı yaratan ikinci unsur anlamsızlık tehdididir. Varoluşçular bu noktada şimdi bulduğumuz anlamın ileride ortadan kalkacağı tehlikesine işaret eder. Bir diğer kaygı kaynağı ise evrendeki temel yalnızlığımızdır. Buna göre, ötekilerle deneyimler paylaşırız, ama birbirimizi hiçbir zaman tam olarak anlayamama tehdidiyle karşı karşıyayızdır (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 104-105). Bu unsurlar tüm insanlık için ortak olduğuna göre, varoluşsal kaygı da evrenseldir. Peki varoluşsal kaygının bizim için nasıl bir işlevi vardır?

Varoluşsal kaygı -ilerde detaylı olarak açıklayacağımız nevrotik kaygıdan farklı olarak- doğaldır ve bizi yeni hedeflere, seçimlere, anlamlara yönlendirerek, tüm varlığımızla yaşamamızı sağlar (akt. Daş, 2006, sf.11). May de (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.336), kişinin kendi yaşamının ya da başkalarının yaşamının kalıcı bir biçimde değişebileceğine yönelik kazandığı içgörünün –başka bir deyişle yok oluş karşısındaki çaresizliğe dair kazanılan farkındalığın-  yarattığı kaygının yapıcı ve normal olduğuna işaret eder.  Geçtan’a göre (1999, sf. 39), bu dünya üzerinde kendimiz olarak var olabilmenin yolu, reddettiğimiz varoluşsal kaygımızı, düşmanca duygularımızı ve saldırganlığımızı kabul edebilmekten ve bu duyguları bastırarak kendi varoluşumuza yabancılaşmak yerine onlara katlanmak ve bu duyguların gücünden yapıcı bir biçimde yararlanabilmekten geçer. Kişiliğin olumlu yönde değişimi ve gelişimi de ancak bu kaygı aracılığıyla gerçekleşir (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.336). O halde varoluşsal kaygı bir taraftan anlamlı ve “gerçek” bir yaşam sürmek için faydalanabileceğimiz bir kaynakken, diğer taraftan farkındalığı, hayatımıza anlam katmamız yönünde sorumluluk yüklediğinden çoğumuzun yüzleşmekten kaçtığı bir duygudur.

Bu noktada zihnimizi biraz daha netleştirmek için, Heidegger’in (akt. Yalom, 1999, sf. 53) tanımladığı iki temel varoluş şekline bakmakta fayda var. Bunlardan ilki “varolmayı düşünme”, ikincisi ise “varolmayı unutma” durumudur. “Varolmayı düşünme” durumu kişinin sürekli varolduğunun farkında olması durumudur. Bu durumda kişi sadece varolmanın kırılganlığını değil, kendi varoluşuna ait sorumluluğunu da düşünür. Tam bu noktada, insan kendini yarattığını ve aynı zamanda kendini değiştirme gücüne sahip olduğunu kavrar.

O halde ölümün farkındalığı ile gelen kaygı normaldir ve kişinin olgunlaşması, gelişmesi ve anlamlı bir yaşam sürmesi için gereklidir diyebiliriz. Ancak kişiliğin gelişiminin bir bedeli vardır. Bu bedel, Yazgan İnanç ve Yerlikaya’nın (2008, sf.332) ifade ettiği gibi, farkında olmanın beraberinde gelen sorumluluğun acısı ve özgürlüğün sıkıntısıdır. Bu katlanılması çok güç olan varoluş kaygısından kurtulmak içindir ki insan çoğu zaman özgürlüğünden kaçmayı tercih eder. Bu noktada Geçtan (1999, sf. 43) yeni bir varoluş potansiyelini içeren her özgürlüğün, kişi için sürüden ayrılma dolayısıyla da yok olma tehdidini de beraberinde getirdiğinin altını çizmektedir. Şimdi bu tehditkar varoluşsal kaygısının farkındalığından nasıl kaçtığımıza bakalım.

Varoluş kaygısından kaçış

Yalnızca bir şeyi öğren, henüz yoğrulabilir durumda olan aklına şunu iyice kazı: insanoğlunda büyük bir yalnızlık korkusu vardır.

Balzac

Fromm’a göre (2009, sf. 38-39), bir çocuk ne kadar büyürse, ilk bağları ne ölçüde koparılırsa, özgürlük ve bağımsızlık arayışı da bir o kadar gelişir. Ancak bu arayışın varacağı noktayı anlayabilmek için bireyselleşme sürecindeki diyalektik niteliği kavramamız gerekir. Bu sürecin iki yönü vardır. Bunlardan ilki çocuğun fiziksel, coşkusal ve zihinsel alanlarda git gide daha güçlü, örgütlü ve bütünleşmiş hale gelmesi, diğer yönü ise giderek artan yalnızlıktır. İlk bağlar kişinin dışındaki dünyaya yönelik temel birlik ve güvenlik duygusunu verirken, kişinin bu dünyadan ayrı olma bilinci ise kişiye ürkütücü ve tehlikeli gelir ve bu da kişide kaygı yaratır. Bu noktada kişi tek başına kalmıştır ve dünyayı, bütün tehlikeli yönleriyle karşısında görmektedir.

May de (2012, sf. 146-147), kaygının her zaman içsel bir çatışma barındırdığına işaret eder. Bu çatışma da varlık ve yokluk arasındaki çatışmadır. Kaygı henüz baş gösteren bir potansiyel ya da ihtimalin bireyin karşısına çıktığı anda ortaya çıkar. Bu bireyin varoluşunu tamamlama ihtimalidir. Fakat bu ihtimal aynı zamanda bireyin halihazırdaki emniyetini ortadan kaldırmayı da içerdiğinden, kişi bu yeni potansiyeli reddedebilir.

Bu gelişme ve emniyet arasındaki çatışma toplumsal açıdan bakıldığında da oldukça görünürdür. Örneğin, Fromm (2008, sf. 19) çağdaş Avrupa ve Amerikan tarihini, öncelikle insanların siyasal, ekonomik, ruhsal kelepçelerden kurtulma çabalarına; bu özgürlüğü kazandıktan kısa bir süre sonra ise özü yetkeye boyun eğmeye dayanan Hitler Almanyası’na değinerek anlatmaktadır. Fromm bu dönemde, özgürlük istemek ve onun için savaşmak yerine, özgürlükten kaçmanın yollarını arayan; özgürlüğü, uğrunda savaşmaya ve ölmeye değer bir olgu olarak görmeyen insanların varlığını kabul etmek zorunda kaldıklarını ifade etmiştir. Bu güvenlik ve emniyet uğruna kendimiz olma/ihtiyaçlarımızı karşılama sorumluluğunu almamamız anlamına geliyor ki, bu da var olma, özgür olma ve anlamlı yaşam hislerinden kendimizi alıkoyduğumuzu gösteriyor.

Goldstein da (akt. May, 2012, sf. 146-147), insanların bireysel ve kolektif olarak dayanılmaz kaygıdan kurtulma umuduyla özgürlüklerinden nasıl feragat ettiklerine dikkat çeker ve bireyin katı dogma kuralların arkasına saklanmasını ya da Avrupa’da savaş yıllarında kolektif olarak faşizme sığınmalarını örnek verir.

Bu noktada Fromm, “doğuştan gelen bir özgürlük isteğinden başka, güdüsel bir boyun eğme isteği de olamaz mı? Boyun eğmek kabullenmek ediminde gizli bir doyum var mı, varsa bunun özü nedir?” sorularına yanıt aradığı kitabında (Fromm, 2009, sf. 22), çocuğun gelişmek ve kendi bireysel benliğini o benliği sınırlamakta olan eski bağlardan kurtulmuş şekliyle dile getirmek amacıyla daha özgür hale geldiğinden, ancak çocuğun aynı zamanda ona güvenlik ve dayanak vermiş bir dünyadan daha fazla koptuğuna dikkat çekmektedir (Fromm, 2009, sf. 40). Buna göre, boyun eğme eğilimimizin altında bu güvenlik ve dayanak hissini kaybetmeme arzumuz yatar.

Schopenhauer (2008, sf. 67-68) diyor ki: “Çoğu insan hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında bütün ömrü boyunca ad interim (arada derede) yaşadığını görür ve dikkat etmeksizin ya da hayatın tadını çıkarmaksızın bakıp geçtiği bir şeyin, hayatın ta kendisi olduğunu – bir başka deyişle, yaşamayı beklediği (ya da beklentisi içinde yaşadığı) şeyin bizzat kendisi olduğunu görüp şaşırır.” Dolayısıyla genel olarak  insanın umutla şaşkına dönmüş vaziyette ölümün kollarında dans ettiği söylenebilir.  Yalom  da (1999, sf. 51-52) ölümü hayatın perdesi ardında sürekli olarak sesini duyuran, yaşantı ve davranış üzerinde büyük etkiye sahip bir olgu olarak tanımlamaktadır. Bu sebeple ölüm, ilk kaygı kaynağı dolayısıyla ilk psikopatoloji kaynağıdır.

Sonuç olarak, kişinin bağımsızlığa doğru attığı her adım ürkütücü bir tehdit olarak deneyimlenir. Bu noktada, başkalarından farklı davrandığımız oranda reddedilme ve sevgiyi yitirme ve kendisine yön vermede yenilgi ile karşılaşma olasılığımız, bize sürekli bir korku yaşatır. Rank buna “yaşam korkusu” der ve bu insanın kendi yaşamını sürdürmekten korkması anlamına gelir (akt. Geçtan, 1999, 41). Çünkü kendi yönünü takip eden ve hayatının kendi anlamını yaratan kişi için başka insanların onlarla olmak istememesi tehdidi söz konusu olur (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 105). Bunlar ağır kaygılardır ve kişi bununla yüzleşmemek için otantik yaşam yerine bir kaçışı seçebilir. Bu durumda kişiliği bekleyen gelecek ilerleme değil, yerinde sayma; otantiklik değil, sahtelik ve yabancılaşma olacaktır. Kaçmak kişinin varoluşsal kaygılarını azaltsa da, normal olmayan nevrotik kaygılarının ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Nevrotik kaygı

Yalom’a (1999, sf. 49) göre, ölüm korkusu içsel yaşantımızda önemli bir rol oynar. Hayatın ilk yıllarındaki çocuk, ölümle oldukça ilgilidir ve onun en önemli görevi dehşet veren bu “yok olma” korkusu ile başa çıkmaktır. Çocuk büyüdükçe ölümün farkındalığı karşısında bu korkuya karşı kendisini koruyacak savunmalar geliştirir. Kişinin kişilik yapısını şekillendiren bu savunmalar inkara dayalıysa ve kişinin uyumunu bozuyorsa nevrotik kaygıdan söz edilir. Nevrotik kaygı kısaca, kişinin öğrenme ve gelişiminden feragat ederek, güvenlik uğruna katı inançlara sahip olmasına neden olur (Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.341).

Yukarıdaki bölümde Heidegger’in iki temel varoluş şeklinden bahsettiğine değinmiştik. Bunlardan ilki olan varolmayı düşünme varoluş kaygısı bölümünde ele alınmıştır. İkincisi ise varolmayı unutma durumudur ki Heidegger’e göre (akt. Yalom, 1999, sf. 53-54) eğer bir kişi varolmayı unutma durumunda yaşıyorsa, madde dünyasında yaşayıp kendini sıradan hayat oyunlarına, boş gevezeliğe kaptırmış, işlerle ilgili kaygılara teslim etmiştir. Heidegger (akt. Yalom, 1999, sf. 54) buna “otantik olmamak” der. Burada kendi hayatının ve dünyasının sahibi olduğunun farkında olmayan kişi; hayatın içinde sürüklenerek sorumluluk almak ve seçim yapmaktan kaçar.

Bu bağlamda nevrotik kaygı da normal olan varoluşsal kaygıdan kaçınma sonucu yaşanan bir duygu olarak tarif edilebilir (Geçtan, 1999, sf. 43). Varoluşçulara göre seçim ya hiç olmaktır (sahtelik), ya da olma cesaretini göstermektir(otantiklik). Varlık ve yokluk, özgürlük ve boyun eğme, otantiklik ve sahtelik arasındaki gelgit, kişide dayanılmaz bir soyutlanmışlık ve güçsüzlük duygusu yaratır ve bu da kaçış mekanizmalarının oluşmasına yol açar (Fromm, 2009, sf. 40). İnsanlar bu noktada otantik olmamayı seçebilir. Yani kim olduklarına uygun sorumluluk ve hedeflerden kaçabilirler. Carver ve Scheier’in de (2004, sf. 401)  ifade ettiği gibi, insanlar kendi sorumluluklarını almayı reddettikleri zaman, -o kabul etmekten köşe bucak kaçtıkları- hiç olma durumuyla yüzleşirler. Bunun sonucunda da, kendilerine ve içinde yaşadıkları dünyaya yabancılaştıkları için kaygı ve umutsuzluktan şikayet ederler.

Feist ve Feist’e göre de, nevrotik kaygı yaşayan insanlar acıların farkındalığıyla gelen otantik varoluştaki bütünlük duygusuna sahip değildir. May de, yabancılaşmayı çağımızın sorunu olarak görür ve bu durumu doğadan uzaklaşma, anlamlı kişiler arası ilişkilerden yoksun olma ve kişinin kendi otantik gerçekliğine yabancılaşması gibi üç aşamada tanımlar (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333-335). Özetle, burada kişinin öz-farkındalığını azaltarak ve kendi bireyselliğini inkar ederek varolmama korkusundan kaçınmaya çalıştığını görüyoruz. Ancak bu da kişide boşluk ve umutsuzluk duygularına yol açar. Dolayısıyla insanlar varolmama korkusundan kaçmanın bedelini daha kısıtlanmış bir varoluşla ödemiş olurlar.

Bağımsız birey olabilmek sıklıkla endişe ve dehşet duygularını da beraberinde getirir.  Büyüme yolunda zincirleri kırmaya çalışan insanların duygusal çökmeler ve çatışmalar yaşaması kaçınılmazdır. Bu durum May tarafından (2013, sf. 131) özünde korunaklı, tanıdık bir ortamdan, özgürlüğün yeniliğine; destekten geçici bir yalnızlığa geçerken, kişinin bir yandan kendi endişe ve güçsüzlüğünü hissetmesinin yarattığı bir çatışma olarak tarif edilmiştir. Birey gelişim sürecinin önceki evrelerinde yeterince yol katedemediğinde mücadele çok daha ciddi bir hal alır ve böylelikle nevrotik çatışmalar ortaya çıkar ve önünde sonunda gerçekleşecek olan ayrılma çok daha sarsıcı ve köklü olur (May, 2013, sf. 131).

Peki bu nevrotik kaygı kişinin yaşamında nasıl görünür olur? May (2013, sf. 117) bu soruyu doğumuyla birlikte göbek bağı kesilen bebeğin fiziksel bir birey halini alması, ancak zaman içinde psikolojik göbek bağı kesilmediği takdirde ebeveynlerinin bahçesinden çıkamayan bir bebek olarak kalması metaforuyla açıklar. Bu noktada bu kişi ipinin izin verdiğinden daha uzağa gidemez. Engellenen büyüme özgürlüğü içten içe dargınlık ve öfkeye dönüşür (May, 2013, sf. 117). Nevrotik kaygı kişinin “şimdi ve burada” ve “olduğu gibi” yaşamasını engeller. İdeal imaja ulaşma konusunda yaşanan bu kaygı, kişinin kendine daha da uzaklaşmasına ve yabancılaşmasına sebep olur. Örneğin kişi yaşamının anlamını belirlerken, ölüm, yalnızlık, belirsizlik gibi varoluşsal gerçekleri kabul etmek istemez ve bunlarla birlikte yaşamak yerine bunlardan kaçınmaya çalışırsa sabit geştaltlar oluşur (Daş, 2006, sf, 11-12)

Daş (2006, sf. yüzleşmek istemeyen bir kadının sürekli estetik ameliyat yaptırmasını; her insanın kendine özgü ve yalnız olduğu gerçeğinin kabul etmeyen bir başkasınınsa 12) burada annesini kaybeden bir çocuğun, bir daha kaybetme korkusu yaşamamak için, kimseye yakın hissetmeme ve kimseyi çok sevmeme kararı vermesini; yaşlanma ve ölüm gerçekleri ile sürekli birileri ile birlikte vakit geçirmesini örnek verir ve bu sabit geştaltların kişinin kendini gerçekleştirmesi önünde engel teşkil ettiğini belirtir.

Varoluşu korumak amacıyla varoluşsal kaygıdan sürekli kaçınmaya çalışmak Nietzsche’nin “iktidarsız insanlar” diye nitelediği cılız ve gerçekdışı bir “ben”in ortaya çıkmasına neden olur. Geçtan (1999, sf. 39-40) birçok insanın bu kaygıyı yaşamamak için kolektif tepkiler ve tutumlar yığını içinde eriyip yok olmayı seçtiğini ifade eder. Yazar tarafından ölüm varolmamanın en somut biçimi olarak tarif edilirken, günümüz konformizmine kapılıp yok olmaya karşı gelmeme ise bunun sık gözlemlenen bir başka biçimi olarak ortaya konur: varolmayarak yaşamak.

Kaynaklar

Carver, C.S., Scheier, M.F. (2004). “Perspectives on personality”. 5. baskı. USA: Pearson Education Inc.

Daş, C. (2006). “Bütünleşmek ve Büyümek: Geştalt Terapi Yaklaşımı”. Ankara: HYB Yayıncılık.

Davison, G.C., Neale, J.M. (2004). “Anormal Psikolojisi”. Çev: İ. Dağ. Ankara: TPD. Orijinal basım tarihi: 1998.

Fromm, E. (2008). “Özgürlükten Kaçış”. Çev.: Ş. Yeğin. 5. Baskı. İstanbul: Payel Yayınevi.

Geçtan, E. (1999). “Varoluş ve Psikiyatri”. 6. Baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.

May, R. (2012). “Varoluşun Keşfi”. Çev.: A. Babacan. 2. Baskı. İstanbul: Okyanus Yayınları.

May, R. (2013). “Kendini Arayan İnsan”. Çev.:K. Işık. 2. Basım. İstanbul: Okyanus Yayınları.

Prochaska, J. O., Norcross, J. C. (2007). “Systems of Psychotherapy: A transtheoretical Analysis”. Thomson Brooks/Cole

Schopenhauer, A. (2008). “Hayatın Anlamı”. Çev.: A. Aydoğan. 2. Baskı. İstanbul: Sel Yayınları.

Yanbastı, G. (1996). “Kişilik Kuramları: Ders Kitabı”. İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları.

Yalom, I. (2011). “Varoluşçu Psikoterapi”. Çev.: Z. İyidoğan Babayiğit. 4. Baskı. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Yazgan İnanç, B., Yerlikaya, E.E. (2008). “Kişilik Kuramları”. Ankara: Pegem Yayınevi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Ay ay

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.442 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: