Suçlulukların en güzeli kişinin kendine duyduğudur: Varoluşsal suçluluk

1

Nisan 29, 2015 tarafından miraysasioglu

Suçluluk-DuygusuGeştalt yaklaşımında, bir şekilde dünyaya gelen bütün canlıların iki temel amacı olduğuna işaret edilir. Bu amaçlardan ilki hayatta kalmak, ikincisi ise büyümek ve gelişmektir. Buna göre, uygun koşullar sağlandığında her canlı varlığını sürdürür ve büyüyüp gelişir. Burada önemli olan bir diğer nokta, tüm canlıların “olduğu gibi olma”, “varolan potansiyelini ortaya çıkarma” eğiliminin olması, diğer bir deyişle her canlının kendini gerçekleştirmeye programlı olmasıdır (akt. Daş, 2006, sf. 10-11).  Ne var ki, yaşamı boyunca büyüme ve gelişmesinin önünde bireyin aşması gereken sayısız toplumsal ve bireysel engel söz konusu olur. Bu engeller karşısında, bireyin sahip olduğu potansiyeli gerçekleştirmekten kaçınmasının bedeli ise “varoluşsal suçluluk”tur.

Varoluşsal suçluluk

“Potansiyellerinizi kilit altında tutarsanız, “özünüzde” size verilmiş bir şeye karşı suçlu (borçlu) olursunuz.”

Medard Boss

Varoluşsal suçlu ya da borçlu olma durumu – farklı görüntülerde ortaya çıkabilmekle birlikte- tüm suçluluk duygularının temelidir (akt. May, 2012, sf. 148). Rank (akt. Geçtan, 1999, sf. 42) suçluluk duygularının bağımsız davranışların kaçınılmaz sonucu olduğu görüşündedir. Bu duygu, kişinin davranışlarının kendisi ya da başkaları tarafından onaylanmadığı durumlarda yaşanabilir.

Kişiyi bireyselleşmeye doğru yönlendiren yaşama isteminin girişken ve yaratıcı bir potansiyeli vardır. Sorumluluğunun başkaları tarafından üstlenilmesinin sağladığı rahatlık ve güvenliğe rağmen, insan yine de çevresinin egemenliği altına girmek istemez. Çünkü bu durumda da kişinin kendisine yönelik suçluluk duyguları ortaya çıkar (akt. Geçtan, 1999, sf. 42). Fromm, bir çocuğun ana rahmine dönemeyeceği gibi, bireyselleşme sürecinin de ruhsal olarak tersine çevrilemeyeceğine işaret eder. Bunu gerçekleştirme girişimi kaçınılmaz olarak boyun eğme özelliği taşır ve böyle bir durumda yetke ile ona boyun eğen çocuk arasındaki temel çelişki hiçbir zaman giderilemez. Çocuk bilincinde kendini mutlu hissedebilir ancak bilinç dışında bu duyguların karşılığında ödediği bedelin, gücünden ve kendi bütünselliğinden vazgeçme olduğunu kavrar. Dolayısıyla boyun eğmenin sonucu amaçlananın tam tersi gerçekleşir. Boyun eğme çocuğun güvensizliğini artırırken düşmanlık ve başkaldırma isteği yaratır. Bu istek çocuğun bağımlı olmuş olduğu – ya da bağımlı hale geldiği- kişilerin ta kendilerine yöneltildiğinden büsbütün tehlikeli olur (Fromm, 2009, sf. 39).

O halde, kısaca kişinin kendi olma potansiyelini gerçekleştirmekten kaçınmasının bedeli suçluluktur. Bu, başkalarına karşı suçluluk duygusu yaşamaktan çok farklı bir olgudur, çünkü burada kişi gerçekten suçludur. Varoluşçular bunu “ontolojik suç” olarak adlandırırlar. Ontolojik suçun en önemli özelliği bu olgunun herkes tarafından yaşanmakta olmasıdır. Çünkü hepimiz diğer insanların gerçeklerini çarpıtırız, ya da kimse potansiyelinin tümünü gerçekleştiremez. Ancak bu içinde yaşadığımız kültürün değer yargılarına uygun davranmadığımızda ya da toplumun bizden beklediklerini yerine getiremediğimizde yaşanan suçluluktan farklı olarak varoluşumuzun gerçeklerinden haberdar olabilmekten kaynaklanan bir olgudur (akt. Geçtan, 1999, sf. 43).

May, ontolojik suçluluğun üç türü olduğundan söz ediyor. Bunlardan ilki bu yazının da konusu olan potansiyellerini gerçekleştirememekten kaynaklanan suçluluk. İkincisi kişinin kendi gibi olan diğerlerine karşı duyduğu suçluluktur. Üçüncüsü ise bir bütün olarak doğa ile ilişkili olan insanın doğadan ayrılma suçluluğudur.  İkinci ve üçüncü türe burada değinmeyeceğiz. Ancak May ontolojik suçun genel olarak herkesi içine aldığından bahseder. Öyle ki hiç kimse kendi potansiyellerini tamı tamına gerçekleştiremediği gibi, başkalarının ihtiyaçlarının da tam olarak farkına varamaz. O halde ontolojik suçluluk kültürel yasaklamalardan toplumsal kuralların içe alınmasından kaynaklanmaz, kişinin özfarkındalığı ile ilişkildir. Bir diğer deyişle, varoluşsal suçluluk “ben suçluyum çünkü ebeveyn yasaklarını çiğnedim” gibi bir yerden doğmaz, aksine “seçen ya da seçemeyen kişi” olarak kendimi görüyorum derkenki sezişten kaynaklanır (May, 2012, sf. 151).

Nevrotik suçluluk

May varoluşsal suçluluğu açıklamak için Boss’un (akt. . May, 2012, sf. 148) bir vakasını örnek veriyor. Obsesif kompulsif bir danışanın rüyasından yola çıkarak, Boss hastasının temel potansiyellerini kilit altında tutmaktan dolayı suçluluk duyduğuna işaret etmiştir. Bu suçluluk da tedavide bir dönüm noktası olmuştur. Kişi şu nedenle kötü hissetmektedir: Eğer kendimizi tüm varlığımıza döndürmeyi ve sahici olmayı beceremeyip, konformist kimliksizliğe sığınıp Boss’un deyimiyle “varlığımızı unutursak” varlığımızı kaçırıyor ve kaçırdığımız ölçüde başarısızlık yaşıyoruz demektir.

Nasıl ki nevrotik kaygı normal varoluşsal kaygıdan kaçınma sonucu yaşanan bir duygu ise, ontolojik suç da bu sorumlulukla yüzleşmekten kaçınmamız sonucu yaşadığımız duygudur (akt. Geçtan, 1999, sf. 43). Boss’a göre nevroz ve psikozların kaynağı da kişinin kendisine borçlu olduğunu kabul etmemesidir (akt. May, 2012, sf. 148).

Sonuç olarak, ontolojik suçluluk kabul edilmez ya da baskılanırsa nevrotik suçluluğa dönüşebilir. Eğer kişi bunun farkına varabilir ve kabul edebilirse nevrotik suçluluk ortaya çıkmaz. Semptom oluşturan, ontolojik suçluluk değil, nevrotik suçluluktur. Nevrotik suçluluğun aksine varoluşsal suçluluğun kişilik üzerinde yapıcı etkileri vardır. Örneğin May’e göre (2012, sf. 151-152) ontolojik suçluluk kişiyi tevazuya, diğer insanlarla ilişkilerinde duyarlı olmaya ve kendi potansiyellerini kullanırken kişiyi daha yaratıcı olmaya götürebilir ve götürmelidir.

Kendini gerçekleştirmek nasıl mümkün?

“Vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında kimse hayatın gerçek tadını alamaz.” Senecca

İnsan ancak Heidegger’in tanımı ile “varolmayı düşünme” durumuna geldiğinde otantik şekilde var olur. Bu durumda kişi kendisinin farkındadır, kendi olanaklarını ve sınırlılıklarını kabul eder, mutlak özgürlük ve yoklukla yüzleşir ve onların karşısında endişelenir (akt. Yalom, 1999, sf. 54). Peki kolay mıdır veya nasıl mümkündür varolmayı unutma durumundan varolmayı düşünme durumuna geçmek? Heidegger sadece düşünerek, çabalayarak ya da dişlerimizi sıkarak bu varoluş durumuna geçemeyeceğimizi ifade eder. Bunun için kişiyi sarsan, dürten, uyandıran “kaçınılmaz deneyimler” olması gerektiğini ve bu kaçınılmaz deneyimler arasında en öne çıkan olgununsa ölüm olduğunu belirtir (akt. Yalom, 1999, sf. 55). O halde kendini gerçekleştirmek varoluşsal gerçeklerle yüzleşip varoluşsal kaygı ve suçluluk duygusunu yaşama cesaretine bağlıdır denilebilir.

Varoluşçular her insanın dünyasının üç seviyesi olduğunu ileri sürerler: doğada olmak (dünyamızın fiziksel, biyolojik yönü), ötekilerle olmak (dünyamızın ilişkisel yönü), kendimiz için olmak (dünyamızın kendimizi deneyimlediğimiz yönü) (akt. Prochaska&Norcross, 2007, sf. 102) Prochaska ve Norcross’un da ifade ettiği gibi, kişilikler işte bu üç aşamadaki varoluşlar arasındaki farklılıklarla birbirlerinden ayrılırlar. May’e göre, kişinin doğuştan var olan potansiyellerini yaşama geçirebilmesi sürekli çaba ve cesaret gerektirir, bunun sonucunda oluşan “dünyada bulunma” ne kadar güçlü ise kişilik de o denli sağlıklıdır. (akt. Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.333)

Bilincimiz vasıtasıyla, dünyanın ne kadar belirsiz ve farklı yorumlara açık bir yer olduğunu görürüz. Varoluşçuların bu belirsizlik karşısında insanların vermesini istediği cevap otantik olmaktır. (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 103) Varoluşçular tarafından kendi başına bir ödül olarak nitelendirilen otantik varoluşta kişi doğaya, diğer insanlara ve kendine tamamen açıktır; ne kendini dünyadan, ne dünyayı kendinden saklamaya çalışır. Doğada olduğu şekliyle insanlar arasında, insanlar arasında da kendi gibidir. Yani, varoluşun yukarıda sayılan üç seviyesi birbiriyle çatışmaz, aksine kaynaşmıştır.  (Prochaska&Norcross, 2007, sf. 103)

Yalom’un  (2009, sf. 53) belirttiği üzere birçok düşünür ölümün hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve ölümün hayat boyunca düşünülmesinin hayatı yoksullaştırmaktan çok zenginleştireceği sonucuna varmıştır. Bu bakış açısına göre, iyi yaşamayı öğrenmek, iyi ölmeyi öğrenmektir ve aynı zamanda iyi ölmeyi öğrenmek de iyi yaşamayı öğrenmektir (akt. Yalom, 1999, sf. 55). Yalom’a göre (1999, sf. 57) ölümün inkarı insanın temel yapısının inkarıdır ve aşırı derece artmış bir farkındalık ve dolayısıyla da deneyim kısıtlılığına yol açar. Ölüm fikri ile bütünleşmekse bizi korkulu, kasvetli, kötümser bir varoluşa mahkum etmekten çok, daha otantik olmamıza yardım eder ve hayattan aldığımız zevki artırır.

May “Kendini Arayan İnsan” isimli kitabında birey olmanın aşağıdaki benlik aşamalarından geçmek olduğunu belirtir. Bunlardan ilki bebeğin benliğe dair bilinç oluşmadan önceki masumiyet evresidir. İkinci evre kişinin kendi çabasıyla bir içsel güç oluşturmak üzere özgür olmaya çalıştığı isyan evresidir. Az ya da çok kişi eski bağlarını koparırken isyankarlık gerekli bir geçiş evresidir. Fakat isyan özgürlükle karıştırılmamalıdır. Üçüncü evreye sıradan benlik bilinci adını verebiliriz. Bu evrede kişi bir ölçüye kadar kendi hatalarını görebilir, önyargılarına anlayış gösterebilir, suçluluk duygularını ve endişesini birşeyler öğrenebileceği deneyimler olarak kullanabilir ve kararlarını belli bir sorumlulukla verebilir. Kişiliğin sağlıklı durumundan bahsedilirken kastedilen budur (May, 2013, sf. 133).

Ölümün kıyısında edinilen farkındalığın, insanların hayatının geri kalanını nasıl değiştirdiğine dair kitaplardan, filmlerden ve gerçek hayattan birçok örnek bulmak mümkün (Yalom, 1999, sf.57-60). Russel Noyes (akt. Yallom, 1999, sf. 60) (araba kazaları, boğulma, dağa tırmanırken düşme vs. gibi) ölüme çok yaklaşan iki yüz kişiyi incelemiş ve %23 gibi büyük bir kısmının yıllar sonra bile bu deneyimlerinin bir sonucu olarak, kişilerin “hayatın kısalığı ve değerli oluşuna dair güçlü bir duyguya… hayattan daha büyük zevk alma duygusuna, yakın çevreye karşı algının ve duygusal tepkiselliğin arttığı duygusuna … o anı yaşama ve her geçen anın tadını çıkarma yeteneğine… hayatın daha fazla farkında olma duygusuna – hayatın, yaşayan şehirlerin farkındalığına ve çok geç olmadan ondan tat alma isteğine.” sahip olduklarını rapor etmiştir. Yalom (1999, sf. 60-61) kanserli hastalarla çalıştığı uzun yıllar boyunca ne kadar çoğunun bu krizi ve tehlikeyi değişim için kullandığını görmüş ve şaşırmış olduğuna değinmiştir. Buna göre bu kişiler çok çarpıcı içsel değişim ve dönüşümlerden bahsetmişlerdir:

“-Hayat önceliklerini yeniden düzenlemek: Önemsizi önemsiz olarak görmek.

-Özgürlük duygusu: yapmak istemedikleri şeyi yapmamayı seçebilme.

-Hayatı emekliliğe ya da başka bir noktaya ertelemek yerine güçlü bir o anda yaşama isteği.

-Hayatın önemli gerçeklerini canlı bir şekilde kabul etme: değişen mevsimler, rüzgar, dökülen yapraklar…

-Sevilen kişilerle krizden önce olduğundan daha derin iletişime geçmek.

-Krizden öncesine göre daha az kişisel korku, reddedilmeyle ilgili daha az kaygı, risk almaya daha büyük isteklilik.”

Varoluşçu yaklaşıma sahip olan Frankl da, Nazi kamplarında 3 yılını geçirmiş ve anne-babasının, kardeşinin ve karısının ölümüne tanıklık etmiştir. Deneyimleri neticesinde geliştirdiği logoterapi yönteminde de, insanların hayatlarındaki anlam arayışını vurgulamış ve hayattaki en önemli amacın anlamsız görünen hayatta anlam bulma olduğu üzerinde durmuştur (akt. Joseph, 2001, sf. 132). Peki bu farkındalığı edinmek ve anlamlı bir hayata kavuşmak için ille de ölümün kıyısına gelmek mi gerekir? Şimdi bu bilgilerin terapide danışan için nasıl faydaya dönüştürülebileceğine kısaca bir göz atalım.

Terapide ele alınış

Varoluşçu yaklaşımın bireyi yeniden merkeze alarak özgürlüğüne , sorumluluğuna ve bilinçli tercihlerle yaşamına yön verme potansiyeline yaptığı vurgu, çağdaş psikoterapiyi önemli ölçüde etkilemiştir. (Yazgan İnanç & Yerlikaya, 2008, sf.341) Seçim özgürlüklerinin farkına varmak kişiyi kaygılarından özgürleştirmez aksine yeni kaygılar yaratır. Fakat varoluşçu yaklaşıma göre kişi olgunlaşmak ve gelişmek için bu kaygıyla yaşamayı göze almalıdır. Bu noktada Davison ve Neale (2004, sf.535), terapinin amacını kişilerin bu kaçınılmaz kaygı ile başa çıkma yetilerini ve büyümeye devam etme süreçlerini desteklemek olarak özetlemektedir. Joseph (2001, sf. 132) ise bu terapilerde kişinin insan olmanın kısıtlılıklarını ve çelişkilerini kabul ettiği, daha tam, otantik ve amaçlı bir yaşam yaşaması hedeflendiğine değinir. Rank ise (akt. Geçtan, 1999, sf. 42) insanın ve psikoterapinin ulaşmak istediği amacı, ayrılma ve birleşme eğilimlerini yapıcı ve yaratıcı biçimde bütünleştirmek olarak özetlemiştir.

Daş’ın ifadesiyle (2006, sf. 11) tüm canlılar içinde sadece insanlar, olmadıkları bir şey olmaya çalışır ve bu da varoluşumuza aykırıdır. Varoluşçu yaklaşıma göre, ihtiyacımız olan tek şey, kendimizi olduğumuz gibi kabul ederek, karşılaştığımız durumları ve yaşamımızı otantik bir biçimde göğüsleyebilmektir (akt. Daş, 2006, sf. 11). Yalom (1999, sf. 49) güçlü ve etkin bir psikoterapi için ölümün farkında olmanın esas olduğunu belirtir. Yalom (1999, sf. 69) bu noktada yapılacak şeyin, rastlantısal durumlar ya da ölümcül bir hastalığın ortaya çıkışına dayanmaktan çok, bütün hastalarda bu iyileştirici potansiyeli ortaya çıkarmalarına izin verecek teknikler olduğunu ileri sürmektedir. Sonuç olarak, terapistin görevi her insanda var olan gelişme ve büyüme potansiyeline güvenerek ve kişinin bu potansiyeli besleyen varoluşsal kaygı ve suçluluk duyguları ile yüzleşmesine yardımcı olarak kişinin kendisini nasıl engellediğini görmesini sağlamaktır. Bunu fark eden kişi doğal olarak hayatı ile ilgili seçim yapabilir ve sorumluluk alabilir hale gelir.

Sonuç

Varoluşçu yaklaşıma göre hepimizin bu dünyada neysek o gibi davranmakla, otantik yaşamakla ve hayatımıza anlam katmakla görevli olduğumuzun altını çizmekte fayda var. Bu anlamda, varlık ve yokluk arasındaki temel çelişkiyi görmek ve kabul etmek var olmak yolunda atacağımız ilk adımdır. Ancak bu özgürlüğü deneyimlemek, yukarıda da değinildiği gibi zordur. Çünkü, kim olduğumuzu öğrenmek ölümle yüzleşmemizi gerektirir. Bu noktada, neyin doğru neyin uygun olduğuna diğer insanların karar vermesi çoğunlukla daha kolaydır. Oysa varoluşçular, kişinin yaşamı boyunca kendi olmakla sorumlu olduğunu öne süreler (Carver& Scheier, 2004, sf.401-402). Bu kaçılamaz ve hafife alınamaz bir sorumluluktur. Bu noktada hayatta tüm olanakları gerçekleştirmeye yönelik bir varoluşsal suçluluk yaşayacağımız kesindir. Örneğin, bazı yanlarımızı geliştirmeyi seçerken, gelişebilecek diğer yanlarımızı geliştirmeden kalırız. Ama bu suçluluk, Carver ve Scheier’ın (2004, sf.401-402) da ifade ettiği gibi seçmekte özgür olan fakat seçmeyen insan için şüphesiz ki, en yoğun olacaktır.

Kaynaklar

Carver, C.S., Scheier, M.F. (2004). “Perspectives on personality”. 5. baskı. USA: Pearson Education Inc.

Daş, C. (2006). “Bütünleşmek ve Büyümek: Geştalt Terapi Yaklaşımı”. Ankara: HYB Yayıncılık.

Davison, G.C., Neale, J.M. (2004). “Anormal Psikolojisi”. Çev: İ. Dağ. Ankara: TPD. Orijinal basım tarihi: 1998.

Fromm, E. (2008). “Özgürlükten Kaçış”. Çev.: Ş. Yeğin. 5. Baskı. İstanbul: Payel Yayınevi.

Geçtan, E. (1999). “Varoluş ve Psikiyatri”. 6. Baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Joseph, S. (2001). “Psychopathology and Therapeutic Approaches: An Introduction”. Basingstoke: Palgrave.

May, R. (2012). “Varoluşun Keşfi”. Çev.: A. Babacan. 2. Baskı. İstanbul: Okyanus Yayınları.

May, R. (2013). “Kendini Arayan İnsan”. Çev.:K. Işık. 2. Basım. İstanbul: Okyanus Yayınları.

Prochaska, J. O., Norcross, J. C. (2007). “Systems of Psychotherapy: A transtheoretical Analysis”. Thomson Brooks/Cole

Yalom, I. (2011). “Varoluşçu Psikoterapi”. Çev.: Z. İyidoğan Babayiğit. 4. Baskı. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Yazgan İnanç, B., Yerlikaya, E.E. (2008). “Kişilik Kuramları”. Ankara: Pegem Yayınevi

Reklamlar

One thought on “Suçlulukların en güzeli kişinin kendine duyduğudur: Varoluşsal suçluluk

  1. Aydın dedi ki:

    “Varoluşçu suçluluk” harika bir yazın. Kaleminize sağlık. Sayenizde pek çok kaynak ve bilgi edindim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Ay ay

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.434 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: