DİRENCE FARKLI BİR BAKIŞ: DUR DEĞİŞME, SADECE ANLAYALIM!

3

Ekim 1, 2016 tarafından miraysasioglu

 

– Ders çalışmalıyım ama bilgisayar oyununun başından kalkamıyorum.

– Çevirimi teslim etmem gerek ama bir türlü başına oturamıyorum

– Israr etmemem gerek biliyorum ama beceremiyorum.

– İlişkiyi bitirmem gerek ama bitiremiyorum.

– Evden ayrılmak istiyorum fakat cesaret edemiyorum.

Kısacası;

“Ne yapmam gerektiğini biliyorum, yapmak istiyorum fakat yapamıyorum!”

Bu cümleler size de tanıdık geliyor mu? Yapmanız gerektiğini düşündüğünüz halde yapamadığınız şeylerle siz de boğuşuyor musunuz? Bu mücadele ve sonunda yapamıyor olma hali size neler hissettiriyor? Kendinizle ilgili neler düşündürüyor?

Bu durumda kişi genellikle beceriksiz, başarısız, yetersiz olduğunuz düşünür; çaresizlik, umutsuzluk, karamsarlık içine girer ve kendine acır. Yapmak istediklerimizi yapamadığımızda durumu tembellik, şımarıklık, beceriksizlik ile açıklamaya çalışırken, canımızı genelde daha çok yakar ve iyice hareket edemez hale geliriz. Sonuç olarak kendimize koyduğumuz, bizim için iyi olacağını düşündüğümüz hedefleri bir türlü gerçekleştiremiyor olmanın sıkıntısını yaşarız.  Bu yazıda işte bu yapmamız gereken/ yapmak istediğimiz fakat yapamadığımız durumlara Geştalt yaklaşımının diğer psikoterapi yaklaşımlarından farklı olarak nasıl baktığını aktarmaya çalışacağız.

Neden yapmak isteyip de yapamayız?

Karon (akt. Daş, 2010, sf. 231) yapmak isteyip de yapamıyor ve kendimize zarar verici davranışların içinde bulunuyor oluşumuzun 3 olası nedeni olarak irade zayıflığı, mantıksızlık ve alışkanlıklardan vazgeçememeden bahsetmiştir. İrade zayıflığı yaklaşımı kişinin gerçekten isterse değişebileceği inancından temel alır, buna göre bir kişi değişmiyorsa değişmeyi yeterince istemiyordur. Bu insanlar arasında da yaygın bir açıklamadır: “Gerçekten istese yapar”. Ancak böyle düşünmek şüphesiz ki, değişmek isteyip de değişemeyen kişiyi daha da utandırır. Diğer neden olarak öne sürülen mantıksızlık yaklaşımında, mantıklı bir kişinin mutlaka değişmek isteyeceğine inanılır. Bu da kişinin utanmasını ve değişmediği için kendini suçlu hissetmesini besleyecek bir bakıştır. Son olarak alışkanlıklardan vazgeçememe yaklaşımının kökeninde ise yeterince ısrarlı olan kişi eski alışkanlıklarından kurtulabilir, yeni alışkanlıklar oluşturabilir varsayımı yatar. Bu yaklaşıma göre ısrar edersek, odaklanırsak değişmek mümkündür. Değişmeyen kişi konfor alanından çıkmak istememektedir.

Tüm bu açıklamalar, her ne kadar bazı durumlarda doğru gibi gelse ve yaygın olarak bu düşüncelere inanılsa da, gerçekten değişmek isteyen, zarar verici alışkanlıklarından kurtulmak isteyen, bunun için gayret gösteren ve tüm bunlara rağmen değişime direnç gösteren kişilerin içinde olduğu durumu tam olarak açıklamaz. Direnç kavramı işte tam burada psikoterapinin konusu haline gelmiştir. O halde “Yapmak istiyorum ama yapamıyorum” cümlesi direncin cümleleşmiş çok tipik bir ifadesidir diyebiliriz. “İstediğim halde yapamıyorum” cümlesini öğelerine ayırırsak yapamıyorum kısmı dirence karşılık gelir. Peki ne oluyor da değişime direnç gösteriyoruz?

Farklı psikoterapi yaklaşımları, özellikle psikanalitik yaklaşım bu soruyu yanıtlamaya çalışmış, genel olarak direncin kişiyi bir şeylerden koruduğu, kendini savunmasına yardımcı olduğu, ancak terapide hedefin direnci ortadan kaldırmak olması gerektiği konusunda fikir birliğine varmışlardır. Geştalt terapide de psikanalitik yaklaşıma benzer olarak direncin bir savunma olduğu görüşü hakimdir. Ancak diğer yaklaşımlardakinden farklı olarak, terapide hedef direnci ortadan kaldırmak değildir (Daş, 2010, sf. 232). Bu yazıda Geştalt terapinin dirence bakışını, terapide bu kavramdan nasıl yararlandığını paradoksal değişim kuramı ve yaratıcı uyum kavramlarından hareketle anlamaya ve açıklamaya çalışacağız.

Geştalt Yaklaşımının Dirence Bakışı

Perls ve arkadaşları (akt. Özer, 2003, sf. 20) direnci kişinin terapiye ve terapi ile sağlanabilecek değişime karşı kullandığı güçlerin tümü olarak tarif eder. Buna göre, “kişinin sağlıklı ve sağduyulu benliğine karşı olan ve nevrotik yaşam biçimini sürdüren her türlü etken dirençtir”. Geştalt yaklaşımına göre, kişinin kendisi için yararlı ve gerekli görülen davranışları yapmamasının temelinde, dışarıdan açıkça görülmese bile, kişinin daha öncelikli olan başka ihtiyaçları yatar (Clarkson ve Mackewn, 1993, sf. 14-15). Perls ve arkadaşları (akt. Özer, 2003, sf. 21) direncin çevreden gelen zorlayıcı etkenlere karşı kişinin kendini korumasına hizmet eden bir güç olduğundan bahseder, direnen yanımızı kurtulunması gereken bir parça olarak görmek yerine, onu terapide çok değerli bir yardımcıya dönüştürebileceğimizi ileri sürer. Bu noktada Zinker (akt. Daş, 2010, sf. 233) direnci dışarıdan gelen ve bize kabul ettirilmeye çalışılan baskıya karşı bütünlüğümüzü ve varlığımızı koruyabilmek için başvurduğumuz bir öz savunma olarak tanımlamaktadır. Diğer yaklaşımların direnci bir nevi anormallik olarak gören bakışından farklı olarak, Geştalt yaklaşımında bu anormallik olarak görülmez. Kişi eğer bir yanı ile değişmeye isteksizse, direnç gösteriyorsa, içinde bulunduğu koşullar kişinin gelişmesine ve ilerlemesine uygun değil, kişi o koşullar içinde değişmeye hazır değil demektir (Özer, 2003, sf. 21). Bu anlamda direnç kişiyi mevcut koşullar içinde varlığını sürdürmesi için korur. Kendimizi koruma içgüdümüz doğuştan gelen donanımlarımız arasındadır ve yok edilemez (akt. Daş, 2010, sf. 233). Aynı şekilde direnç de bu korumanın kendini ortaya koyduğu şeklidir ve Geştalt yaklaşımında kırılmaya ya da ortadan kaldırılmaya çalışılmaz.

Geştalt terapide direnç, bütünlüğünü ve varlığını korumak isteyen kişinin en doğal hakkı olarak görülür. Daş (2010, sf. 233) bu noktada şu düşündürücü ve çarpıcı soruları sorarak bizi bu hakka saygı duymaya ve sahibine teslim etmeye davet ediyor: “Kim sırf başkası tehlike olmadığını söylediği için kendini korumaktan vazgeçer ki? Kendi iyiliği için bile olsa, kimin kendi bütünlüğünü koruma hakkından vazgeçmesi istenebilir ki?” Direnç kavramına böylesi bir yerden bakmak, kişinin hem kendisine hem çevresine karşı duyduğu anlayış ve saygıyı artırmaya hizmet ediyor. Tam da bu sebeplerle Geştalt terapide hedef varlığımızın bir parçası olan direnci ortadan kaldırmak değil, onu anlamak, incelemek, yaşamak olarak ortaya konmuştur (Mackewn, 1997, sf. 115;. Joyce & Sills, 2003, sf 37; Özer, 2003, sf. 22).

Aksi takdirde direnci kırmak demek, kendiliği kırmak ve ortadan kaldırmak anlamına gelir ki burada kişinin kendini koruma hakkına saygısızlık söz konusu olur. Direncin derinlemesine anlaşılmadan, ortadan kaldırılmaya çalışılması kısa vadede değişime yol açsa da, bu değişimin genellenebilirliği ve etkililiği düşüktür (Daş, 2010, sf. 234; Mackewn, 1997, sf. 64-65). Bu anlamda çözüm odaklı yaklaşımlar çerçevesinde kısa sürede değişimi hedeflemenin, hem danışan hem terapist için çok da gerçekçi olmadığını; yetersizlik ve utanç duygularını derinleştirme potansiyeli olduğunu; direnci ortadan kaldırmak yerine, daha da derinleştirdiğini fark ediyorum. Ne kadar değişmeye zorluyorsak, bir o kadar da değişime direnci artırmış oluyoruz. Çünkü çevresel koşulları, kişinin kaynaklarını, öncelikli ihtiyaçlarımızı, korkularımızı; çözüm odaklı yaklaşımlarda yine değişime odaklı olarak, yani sanki biraz da stratejik olarak, üstün körü konuşabiliyoruz. Amaç hep açıkça söylenmese de direnci kırmak, ikna etmek ve değiştirmek olarak buram buram odaya siniyor. Değişim hedefini, kişiyi nasıl etkilediğini, direnci nasıl derinleştirdiğini, terapistin hangi ihtiyaçlarına karşılık geldiğini ilerleyen bölümlerde daha detaylı tartışacağız. Fakat öncesinde direnen yanımızın ihtiyaçlarını ve direnmek için ne gibi yolları ve nasıl geliştirdiğini anlamaya çalışalım.

Yaratıcı uyum nedir?

Geştalt terapide direnç, algılanan bir tehlike karşısında, kişinin kendiliğini korumak için temas sınırında geliştirdiği yaratıcı uyum olarak kendini gösterir (Özer, 2003, sf. 20). Geçmişte maruz kaldığımız fiziksel ve psikolojik tehditlerle başa çıkabilmek için yaratıcı uyum geliştiririz (Mackewn, 1999, sf. 170).  Bunu da doğuştan getirdiğimiz kendi ihtiyaçlarımız ile çevresel koşulları birbirine uydurma donanımımız sayesinde gerçekleştiririz. Yaratıcı uyum sayesinde kendi ihtiyaçlarımızı dikkate almadan sadece standartlara uygun davranmanın güçlüğünü, ya da uyumsuz bir yaratıcılığın yarattığı yalnızlık ve boşluk duygularını hissetmemiş oluruz (Daş, 2010, sf. 234). Latner’e göre (akt. Daş, 2010, sf. 235) yaratıcı uyum standart bir formüle dayanmaz. Kişi tarafından kendi ihtiyaçları ve çevresel koşullarına özel şekilde belirlenir, sonuçları önceden bilinemez. O halde kişi mevcut koşullar içinde kendisine en iyi gelecek uyumu yaratmaya çalışır, bu o koşullar altında elinden gelenin en iyisidir. Fakat koşullar değiştiğinde bu uyum hala en iyi çözüm olmasa da kişi alıştığı ve bildiği yol olarak yaratıcı uyumunu kullanmaya devam edebilir. Bu durum terapilerin de çoğunlukla ana odağını oluşturur.

Peki yaratıcı uyum geliştiren o çocuğu biraz daha anlamaya çalışalım. Bugünde kendisine zarar veren davranış örüntüsünün geçmişinde ne gibi bir işlevi vardı? Anne babasının bakımı, sevgisi, takdirine ihtiyaç duyan çocuk, zamanla bu ihtiyaçlarını ailesinden almasına engel olarak gördüğü davranışlarını değiştirir. Daş (2010, sf. 235) burada itiraz ettiğinde azarlanan çocuğun, istek ve ihtiyaçlarını ifade etmekten vazgeçmek gibi bir uyum geliştirmesi örneğini verir. Ancak aynı koşullar altında olunsa bile, kardeşlerde sıklıkla görüldüğü gibi, kişiler birbirinden farklı kendilerine özgü yaratıcı uyumlar geliştirir. 

Tam da bu noktada, kişilerin terapiye başvurma sebebi geçmişte en iyi, en uygun çözüm olarak geliştirdikleri yaratıcı uyumlarının bugünde sabit davranış kalıplarına dönüşmesi ve artık işe yaramıyor, kendilerine zarar veriyor olması olarak özetlenebilir. Bu da kişilerin bugünkü ilişkilerinde, durum uygun olmasa da geçmiş örüntülerini tekrar etmelerinden dolayı sağlıklı bir temas kurup doyum yaşayamamaları sonucunu doğurur. Ancak kişiler burada ne olup da ilişkilerinin ters gittiğini bir türlü anlayamazlar ve neyi yanlış yaptıklarını ve dolayısıyla da neyi değiştirmeleri gerektiğini bilemezler. Nasıl farklı davranacaklarını ve farklı davrandıklarında ortaya çıkacak sonuçları kestiremediklerinden de güvende hissetmek için en iyi bildikleri yaratıcı uyum yolundan gitmeye devam ederler ve sonucunda da bir kısır döngü içinde sıkışıp kalırlar (Daş, 2010, sf. 236-237). Kısacası, burada kişi değişimin getireceklerinden korkmakta, bu sebeple alternatifleri denememekte, bildiği yoldan gitmeyi seçmekte, başka bir deyişle değişime direnç göstermektedir. Peki bu durumda Geştalt terapisti yaratıcı uyumuna bağlı olarak bugünde değişime direnç gösteren danışana nasıl yaklaşır? Geştalt terapistinin dirence yaklaşımı paradoksal değişim kuramına dayanır.

Paradoksal Değişim Kuramı

Perls (akt. Clarkson & Mackewn, 1993, sf. 91)  diyor ki: “Hepimiz değişim fikri ile ilgiliyiz ve çoğumuz bunu sağlayabilmek için programlar yapıyoruz. Değişmek istiyoruz. Şöyle olmalıyım, böyle olmalıyım diyoruz. Ne var ki planlı kasıtlı bir değişim fikri asla ama alsa işlemez. “Ben değişmek istiyorum” dedikçe ve bir program yaptıkça, sizin değişmenizi önleyen karşıt bir güç ortaya çıkar. Değişim denen şey kendiliğinden ortaya çıkar. Olduğunuz kişinin daha derinine indikçe, orda olanı kabul ettikçe, değişim otomatik olarak gerçekleşir. İşte bu değişim paradoksudur.” Beisser’in ifadesi ile  de (akt. Mackewn, 1997, sf. 63) “değişim ancak kişinin olmadığı gibi olmaya çalışması ile değil olduğu gibi olması ile sağlanabilir”.

Bu değişim paradoksunu öncelikle direnci doğuran ve yaratıcı uyumu besleyen  topdog ve underdog (üstben ve altben) kavramlarından yararlanarak açıklamaya çalışacağız. Değişime programlı olmak, önce ailemizden bize yönelen, sonra içimize alıp kendimize uyguladığımız bir manipulasyondur. Bu manipulasyona karşı ise her zaman direnç oluşur. Korb, Gorrell & de Riet (1989, sf. 62) bu noktada kişilerin çevrelerini olduğu gibi kendilerini de manipule ettiğine işaret eder. Örneğin kendi deneyimlerinin sadece bir bölümüne odaklanıp, diğer bölümleri görmezden gelir ya da onlardan kaçınırlar. Belirli özelliklerle aşırı derecede özdeşleşirken, kendilerine karşı uzlaşmacı olmayan, katı ve önyargılı tutumlar geliştirebilirler. Perls’in (akt. Korb, Gorrell & de Riet, 1989, sf. 62) kendine eziyet etme olarak tanımladığı “topdog-underdog” arasındaki çatışma, çevresi ile sağlıklı temas kurmayan bireyin böylesi bir manipulasyonuna örnektir.

Topdog mükemmellik talep eden yanımızdır. Konuşması birçok -meli -malı içerir. Bu toplumsal, ailesel, otoriter talep ve kuralların kişiyle içerden konuşmasıdır. Underdog ise bu dışsal taleplere karşı kişinin gösterdiği dirençtir. Underdog topdogun taleplerini haklı bulsa da şunu der gibidir: “Asla vaktinde gelmeyeceğim, hiçbir zaman doğru olan şeyi yapmayacağım, zavallı ben, her zaman bir nevrotik olarak kalacağım.” Underdog kurban adını verebileceğimiz taraftır. Dünyayı tehditlerle dolu, korku verici bir yer olarak algılar ve bu korku ile başa çıkmak için de türlü başa çıkma stratejileri geliştirir. Bu stratejiler, saldırganlık, pasif agresyon, obsesyon, kompulsiyon ve paranoya gibi belirtileri kapsar. Sonuçta psikolojik devamlılığını sürdürmek için öğrenilen savunmalarda ısrar eden çocuk, sonraki yıllarda da her korktuğunda alışkın olduğu ve bildiği bu eski yollara ve örüntülere başvurur. Bunlar da sabitleşmiş davranış kalıpları şeklinde kendini gösterir (Korb, Gorrell & de Riet, 1989, sf. 62). Peki sabitleşmiş davranış kalıpları veya bugünde işe yaramayan bir yaratıcı uyum söz konusu iken, değişim nasıl mümkün olacak?

Perls’e göre (akt. Clarkson & Mackewn, 1993, sf. 90), bu noktada değişim çaba ile, kendini kontrol ederek ya da kaçınarak gerçekleşmez. Perls, böylesi iradi bir değişimin kısa süreli ve etkisiz olduğuna işaret eder ve ekler: “Büyürken, evde ve okulda, davranışlarımızı kontrol etmenin gerekliliğini öğrendik ve bu da birçok içsel çatışmayı beraberinde getirdi. İçsel benliğimiz kendimizle savaşa girdi. Kontrol eden tarafımız spontan tarafımızı kısıtlayıp durdu.  Sürekli olarak olması gereken ile olan arasında kalıp durduk. Rollerin ve konforlu alışkanlıkların arkasında hayatın zorlukları ile yüzleşmekten kaçmaya çalıştık.” Perls’e göre terapist, danışanı boyun eğmeye ya da değişmeye zorlayıcı taraf ile de kaçınan taraf ile de taraf olmamalıdır. Çünkü değişim ve büyüme, kişinin kendisiyle ve varoluşu ile farkındalığını artırarak yüzleşmesinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkar. O halde paradoksal değişim kuramına göre, kişi ne olduğu ile yüzleşip, olduğu şey içine iyice girdiği takdirde değişim gerçekleşir, olmadığı biri olmaya çalıştığında değil. Peki bu nasıl olacak? Olduğumuz şey bizi rahatsız ediyorsa, sıkıntı veriyorsa üstelik, değişmeyi istememek, değişmemeyi amaçlamak nasıl mümkün olabilir?

Bu noktada Geştalt yaklaşımı hiçbir şeyin statik ya da kalıcı olmadığı gerçeğinden gücünü alır. Bu bakış açısına göre yaşam her zaman için bir süreçtir ve değişimse bu sürecin içinde her an zaten oluşur. An be an içinde olduğumuz alan yeniden oluşur. Heraklitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılamaz” sözünü hatırlatan bir durum. Bu noktada Geştalt yaklaşımı da sürekli değişimi, deneyimi süreç içinde algılamayı ve tarif etmeyi vurgular ve kalıcılığı ima eden bir dil ve tanımlardan kaçınır. Örneğin, davranışı patoloji olarak etiketlemek Geştalt terapistlerinin yapmayacağı bir şeydir. Bunun yerine yukarıda tarif ettiğimiz “yaratıcı uyum” kavramını kullanırlar, bu da o zaman için en iyi alternatif olarak görülen davranıştır. Örneğin, utangaç insan diye bir şey yoktur, belirli bir durumda utangaç davranan insan vardır. Aynı şekilde bir kişiyi dışa dönük olarak etiketlemek, onun davranışını bir kalıba sokmak sınırlandırmak anlamına gelir. Çoğu durumda dışa dönük davranan kişinin bile içe dönük davrandığı durumlar vardır (Sills, Fish, Lapworth, 1998, sf. 81; Yontef, 1993, sf. 272, 313). O halde Perls’in (akt. Sills, Fish, Lapworth, 1998, sf. 81) ifadesiyle kişi kendisi ve çevresi arasındaki temas sınırında kendini an be an yeniden yaratır. Geştalt yaklaşımında direnç söz konusu olduğunda odaklanılan şey, değişim değil, farkındalık ve kişinin hem kendisi ile hem de çevresi ile kurduğu temastır. Bu anlamda Geştalt yaklaşımı kendiliğin bir parçası olan dirence saygı duyar ve onun yaratıcı bilgeliğini kabul eder. Direnç terapistte saygı, hayranlık, şefkat ve sevecenlik uyandırır. Burada amaç savunmaları çözmek değil, direnen güçler hakkında daha fazla farkındalık edinmesine yardımcı olmaktır. Aksi takdirde, yani dirence saygı duyulmazsa, direnç artar ve değişim söz konusu olmaz (Özer, 2003, sf. 33).

Literatürde farkındalık ve paradoksal değişim kuramı hep el ele aktarılmıştır. Kişiler ancak diyalog ilişkisi içinde, o an oldukları hallerine derinlemesine bir farkındalık geliştirerek değişip gelişebilirler. İrade veya kendini zorlama uzun vadede hiçbir işe yaramaz. Bu paradoksal değişim kuramı da kişilerin kendilerine yönelik farkındalıklarının ve çevreleri ile olan temaslarının gelişmesini destekler. Bu düzeltici değil, araştırmacı bir süreçtir (Mackewn, 1997, sf. 115).

Sonuç olarak paradoksal değişim kuramı diyor ki: insanlar değişmekten vazgeçtiklerinde, kendilerine şu anda oldukları gibi olmaya izin verdiklerinde ve şu andaki kendilerinin tamamen farkına vardıklarında değişirler (akt. Mackewn, 1997, sf. 63). Bunun terapideki yansıması ise şöyledir, kişi başka bir kişi tarafından değişmeye zorlandığında değişim olmaz. Yani terapist danışanı değişmeye zorladığında bir sonuç elde edemez. Değişim ancak danışanın olduğu halini fark etmesi, anlaması ve kabul etmesi, kendisi gibi olmak için zaman ve emek harcaması ile gerçekleşir (Daş, 2010, sf. 238). Ancak ve ancak, şu an olanın farkına varmak ve temas kurmak için risk alan, sahte kendilik imajını gerçekleştirmeye çalışmak yerine otantik kendiliği ile yüzleşebilen kişi değişir ve büyür (Mackewn, 1997, sf. 63).

Bu noktada Perls’in topdog-underdog kavramına geri dönecek olursak; toplumun geleneksel, kültürel, ahlaki kodları kişinin kurallara uyma iradesi göstermesinden kuvvet alır. Buna göre kişi bu toplumsal normlara göre değişmek zorundadır. Yüzeyde gerçekleştirilmesi beklenen ideal bir kimlik, altta da buna engel olan dürtüsel yanımız vardır. Değişmemiz için bizi kontrol eden baskılayan tarafımıza ağırlık verdikçe, değişime direnen taraflarımız da aynı oranda kuvvetlenir. Bu anlamda irade, zorlama ya da ikna yoluyla ortaya çıkan kısa ömürlüdür ve mutlaka kendini isyan, pasif agresyon ya da yaşama sevincinin eşlik etmediği mutlak bir uyum olarak kendini gösterir (Mackewn, 1997, sf. 64). Bu noktada kişi değişmeye ne kadar zorlanırsa, değişmeye karşı ortaya çıkan direnç de kendini bir o kadar kuvvetli gösterecektir. Her ne kadar geleneksel yaklaşımlarda değişimin irade, azim, mantık yoluyla gerçekleşeceğine inanılsa da, kişinin kendisine dayatılan kurallara uyması bu yolla kolaylaşmaz (Daş, 2010, sf. 238). Joyce ve Sills de (2003, sf. 37) paradoksal değişim kuramına göre, danışanın kendini değiştirmeye çalışmak yerine, deneyiminin tüm yönlerini derinlemesine anlamaya ihtiyaç duyduğundan bahseder. Kendini ayarlama kapasitesine güvenerek bunu bir kez yaptı mı değişim bunu doğal olarak takip eder diye ekler (Joyce & Sills, 2003, sf. 37).

Tam bu noktada, Beisser’e göre (akt. Daş, 2010, sf. 238) terapist danışanı danışanın olduğu yerde bulmalıdır. Terapist danışanın o an olduğu halini anlamaya odaklandığında, tüm yaşam bir değişim süreci olduğundan, kişi zaten değişecektir (akt. Jacobs, 1995, sf. 63). Bu aynı zamanda sürece duyulan inancı yansıtır. Paradoksal değişim kuramı, organizmanın kendini ayarlama sürecine izin verdikleri takdirde tüm danışanların büyüme ve değişme kaynakları olduğu fikrine dayanır (Joyce & Sills, 2003, sf. 37). Bunun yanında kişi değişmiyor olduğunu düşünürken bile aslında değişiyordur. Tıpkı bir uçağın içinde olan kişiye ya da ona uzaktan bakan kişiye gitmiyor gibi görünse de aslında ilerliyor olması örneğinde olduğu gibi (Daş, 2010, sf. 238).

Kaynaklar

Clarkson, P., Mackewn, J. (1993). “Fritz Perls”. Sage Publications.

Daş, C. (2010). “Bütünleşmek ve Büyümek: Geştalt Terapi Yaklaşımı”. 3. Baskı. Ankara: HYB Yayıncılık.

Jacobs, L. (1995). “Dialogue in Gestalt Theory and Therapy”, içinde R. Hycner ve L. Jacobs (Eds.), The Healing Relationship in Gestalt Therapy: A Diologic/ Self Psychology Approach. A Publication of The Gestalt Journal Press.

Joyce, P., & Sills, C. (2003). “Skills in Gestalt Counselling & Psychotherapy”. London: Sage Publications.

Korb, M.P., Gorrell, J., van de Riet, V. (1989). “Gestalt Therapy: Practice and Theory”. 2nd Ed. Allyn and Bacon.

Mackewn, J. (1997). “Developing Geştalt Counselling”. London: Sage Publications.

Özer, S. (2003). Geştalt Terapi Yaklaşımı ve Direnç Kavramı. Temas: Geştalt Terapi Dergisi, 1(2), 19-36

Sills, C., Fish, S. & Lapworth, P. (1998). “Gestalt Counselling”. 3rd Ed. UK: Winslow.

Yontef, G. M. (1993). “Awareness, Diologue & Process: Essays on Gestalt Therapy”. The Gestalt Journal Press.

 

 

Reklamlar

3 thoughts on “DİRENCE FARKLI BİR BAKIŞ: DUR DEĞİŞME, SADECE ANLAYALIM!

  1. melehat coban dedi ki:

    İyi günler Ben sizin Ankara veya Antalya da varsa eğitim alan psikologlarınıza gitmek istiyorum var mı acaba kim

    iPhone’umdan gönderildi

  2. Ozlem dedi ki:

    Çok güzel bir yazı. Ben de son 6 aydır içinde bulunduğum bir durumda farkında olmadan tam da burada bahsedilen yöntemi kendime uygulamisim. Üstelik tüm zor şartlara ve beni zorlayanlara karşı kendimin terapisti olmusum:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Ay ay

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.436 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: