Kendine Döndürmenin Çocukluktaki Kökenleri

Yorum bırakın

Ekim 7, 2016 tarafından miraysasioglu

Psikodinamik kuramlar ve kendine döndürmenin kökeni

Kendine döndürme temas biçimi kendilik ve nesne ilişkileri kuramları aracılığıyla açıklanabilir. Dönüştürerek içselleştirme, yansıtmalı özdeşim ve bölme mekanizması, kendine döndürme temas biçiminin ne noktaya kadar sağlıklı ne noktadan sonra kişi için zararlı hale geldiğine ışık tutmaktadır. Fairbairn’e (akt. Fowlie, 205, sf. 194-199) göre çocuklar ötekilerin onlar için orada olması beklentisi ve isteği ile dünyaya gelirler. Eğer bakım veren çocuğun ihtiyacının ne olduğunu anlayıp cevap verebilirse, çocuk tatmin duygusu yaşar. Bu çocuğa makul istekleri olduğu, isteklerinin anlaşıldığı ve ötekilerin isteklerine cevap vereceği güvenliğini yaşatır. Ancak bakımveren, çocuğun ihtiyacına şu ya da bu nedenle cevap vermezse, çocuk ihtiyacının da artmasıyla, tekrar tekrar tatmin edici bir cevap almak için uğraşacaktır. Eğer sonunda ihtiyacı karşılanırsa, çocuk acı dolu sürecin sonundan tatmin olmuş bir biçimde çıkacaktır. Eğer bu ihtiyaca cevap vermeme durumu seyrekse, çocuk ara sıra olan bu gecikmeleri normal olarak değerlendirir. Bu onun sabır geliştirmesine, hayal kırıklığı ile baş etmesine ve insanların ona kızsa da onu sevebilecekleri düşüncelerini geliştirmesine imkan verecektir. Bu kendine döndürmenin sağlıklı olan –bireyin ihtiyacını karşılaması önünde engel oluşturmayan hatta ona katkıda bulunan- versiyonunu yansıtmaktadır.

Kendilik kuramına göre de, bakım verenlerin çocuğun temel ihtiyaçlarına yanıtlarındaki travmatik olmayan başarısızlıklar (optimum hayal kırıklıkları) sonucunda çocuk tarafından dönüştürerek içselleştirme gerçekleşir. Böylece çocuk bakım verenin ihtiyacını karşılayamadığı noktada boşluğu kendisi doldurur, sonuç olarak da gerilimle baş etme ve kendini yatıştırma becerisi kazanır (Kohut, 2004, sf. 70-71). Bu sağlıklı bir süreçtir. Erten (2004, sf. 14) bu iç yapıyı yetişkinlik yaşantılarımızda yaşadığımız hayal kırıklıkları karşısında özgüvenimizi koruyan bir termastota benzetmiş; Kohut ve Wolf (2004, sf. 88) da bu yapıyı özerk bir kendiliğin ve çocuğun ebeveynden ayrışmasının habercisi olarak tanımlamıştır.

Ama eğer düzenli olarak çocuğun ihtiyacına cevap verilmezse, çocuk kendinde olan bazı özellikleri, bakımverenle bağlantısını sürdürebilmek adına bastırmak zorunda kalır. Nesne ilişkileri kuramına göre, çocuk bu esnada bölme mekanizmasını kullanır. Fairbairn’e göre bakımverenine bağlı ve sadık kalmanın tek yolu onu içselleştirmektir. Bu amaçla çocuk bakımvereninin korkutucu, acıtan, hayalkırıklığına uğratan yönlerini, güvence ve konfor sağlayan yönlerini birbirinden ayırır. Kötü tarafı kendi içine aldıkça, bakımverenin varlığı ve yokluğunda daha güvende hissetmeyi garanti altına alır. Bir başka deyişle, çocuk dış dünyada güvenliğini ve umudunu sürdürebilmek için kötülüğü içine alır. Fairnairn’e göre çocuklar suçu kendilerinde aradıkça sevilme şanslarını sürdürecekler ve böylelikle güvende hissedeceklerdir (akt. Fowlie, 2005, sf.194-199). “Kötü olan benim, benim suçum, benim hatam” ifadeleri, o zaman için çocuğun güvende hissetmesine katkıda bulunması anlamında anlaşılır olsa da, yetişkinliğe taşındığı vakit kişinin ihtiyacını karşılaması önünde engel teşkil eden kendine döndürme temas biçimi olarak kendini gösterir.

Winnicott’a (akt. Mitchell, 2009, sf.105-107) göre de bakım veren, çocuğun spontan ihtiyaçlarını görmezden gelerek onun mutlu kendine yeterlik durumunu zedelediğinde çocuk, kendi ihtiyaçlarının karşılanmamasından dolayı acı çeker, ama hayatta kalmak için anneye muhtaç olduğundan kendisini annesinin vizyonunun sınırlarına göre şekillendirmeyi öğrenir. Bunun sonucunda “annesinin kızı”, “annesinin oğlu” olma durumu, başka bir deyişle itaatkar temeller üzerine kurulu bir sahte kendilik gerçekleşir. Aksi takdirde korku ve suçluluk duyguları yaşar. Burada da kendine döndürme temas biçiminin oluşmasında ve sürmesinde rol oynayan içe almalar karşımıza çıkar: “Öfkelenirsen sevilmezsin, zayıflar ağlar, asla korkmamalısın, her zaman güçlü olmalısın, kendi kendine halletmelisin!” gibi. Çocuk da bu kurallar çerçevesinde benliğini şekillendirirken, ifade edemediği öfkesini, üzüntüsünü, korkusunu, kısacası her türlü duygu ve ihtiyacını kendine döndürmeye başlar.

Geştalt yaklaşımı ve kendine döndürmenin kökeni

Geştalt yaklaşımında da bu örüntülerin genellikle çocuklukta oluşmaya başladığına işaret edilir. Örneğin, çocuk ebeveynlerinden gelecek tepkiden korktuklarından ya da onlar iyi hissetsin diye kendi öfkesini ifade etmekten vazgeçer (Sills, Fish, Lapworth, 1998, sf. 65). Kronik, farkında olunmayan kendine döndürmede temas kesintiye uğrar ve tüm duygu ifadeleri kişi için çok tehlikeli görünmeye başlar. Öfkesini davranışa döktüğünde cezalandırılan çocuk, zamanla öfkesinin duygu olarak da farkına varmamaya başlar. Kişi duygusunu farkındalığından uzak tutmak için önemli ölçüde enerji harcar. Öfkenin ifadesine duyulan ihtiyaç ortadan kalkmaz, o hiçbir yere gitmez. Fakat çocuk öfkesini kendine döndürerek geştaltı tamamlanmadan kapatır. Koşullar değişip, kimse onun için tehdit oluşturmadığında bile davranışı böyle sürdürmeye devam ederse, geştalt sabitleşir. Neticede, kişi, öfke duymaya başladığında, otomatik olarak hissetmeyi durdurur, kendini azarlar ya da bir şekilde kendine zarar verir. Bu kronikleşmiş ve farkında olunmayan bir kendine döndürmedir (Clarkson ve Mackewn, 1998, sf. 76).

Geştalt yaklaşımına göre, kendine döndürmenin temelinde yatan duygu endişedir. Kişi ihtiyacını fark ettiğinde heyecan ile harekete geçemez çünkü, kendini destekleme ve olabileceklerle ilgili başa çıkma kapasitesini yeterli bulmaz, kendine güvenemez. Burada da içe almalar devreye girer. O halde kişinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere çevresindekilere duygu, düşünce ve isteklerini ifade edememeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçememelerin altında gelecekle ilgili katastrofik beklentiler, endişeler ve korkular yatar (Perls, 1995, sf. 91). Perls bunun nedeni olarak, psikodinamik yaklaşımlarla benzer olarak, kişinin ihtiyacını çevreden almayı denediğinde karşılaştığı tepki olarak özetler. Çevre –çoğunlukla diğer kişiler- kişinin ihtiyacını karşılamak yönünde verdiği çabaya karşı düşmanca bir tutum takınır. Onu engeller ya da cezalandırır. Sonuç olarak acıdan ve tehlikeden kaçınmak için, çocuk bir sonraki girişimlerinden vazgeçer. Çevre ona göre daha güçlüdür ve bu durumda çocuğun ihtiyaçları değil çevrenin ihtiyaçları galip gelir (Perls, 1995, sf. 91; Clarkson & Mackewn, 1993, sf. 76). İhtiyacı karşılanmayan çocuk önce ihtiyacının karşılanması için ısrar edecektir, bu ısrar karşısında çocuk utandırılıyor, suçlanıyor, korkutuluyor ya da şiddete maruz kalıyorsa bu, çocuğun o anda kendine döndürme yaparak susmaktan, nefesini, ağlamasını, öfkesini içinde tutmaktan başka yapacak bir şeyi kalmaz. Bu durumda Polster ve Polster (akt. Daş, 2010, sf. 178) çocuk ya “önemsiz, değersiz”olduğuna yönelik bir inanç geliştirerek, tıpkı annesinin babasının kendisine davrandığı gibi davranır, suçlar, yargılar, sorumlu görür; ya da tam tersine yine kimsenin ona önem vermeyeceğini düşünse de, bu sefer o kendine değer verme, önem verme, yüceltme eğilimi içine girer (narsistik özellikler çocuğu kimseden yardım istemeyen yalnız biri haline getirebilir) diye konuyu özetler.

Burada Perls’in altını çizdiği önemli olan bir nokta vardır: Çocuk ceza karşısında ihtiyacını çevreye yöneltmekten vazgeçse de ihtiyacın asla kaybolmuyor oluşu. Araştırmalar gösteriyor ki, ceza sadece cezalandırılacak davranışları yapmamamızda etkilidir, ancak ihtiyacımızı ortadan kaldırmaz. Dürtü ya da istek, karşılanana kadar, daha da güçlenerek varlığını sürdürür ve beden (postür, kas ağrıları vs.) aracılığıyla kendini ifade eder. Cezadan kaçmak için ihtiyacımızı bastırmaya çalışırız. Bu oldukça enerjimizi alır. Çünkü enerji çevreye yönelmek için ters yönde kuvvet uygularken, biz onu içimize döndürmek ve kontrol altında tutmak için yoğun çaba sarf ederiz. Kaslarımızı gereriz, dişlerimizi sıkarız. Artık çatışma, kişi ile çevre arasında değil; kişinin kendi içinde cereyan eder: Kişinin ihtiyacını karşılamak isteyen yanı ve ona engel olan diğer yanı arasında. Dışsal bir çatışma artık içsel bir çatışmaya dönüştürülmüştür (Perls, 1995, sf. 91-92). Sonuç olarak, çocuğun ihtiyaçlarının cezalandırılma ya da sevilmeme tehdidi ile engellenmesi çocuğun enerjisinin bir kısmını ihtiyacını karşılamaya, diğer kısmını ise onu bastırmaya yönelik harcamasına neden olur ve başlangıçta çocuk ve ebeveyn arasında yaşanan çatışma artık çocuğun içinde yaşanır. Zamanla büyüsek, artık ortamda bir tehdit ya da ihtiyacın karşılanmasına engel kalmasa da, çocuk kendini engellemeye devam eder ve böylece kendine döndürme temas biçimi yerleşir (akt. Daş, 2010, sf. 179).

Kepner (akt. Daş, 2010, sf. 176) de kişinin enerjisinin “yap-yapma” “söyle-söyleme” “harekete geç-dur” “evet-hayır” gibi iki zıt güç arasında sıkıştığına işaret eder. Bir yandan yapmak istemekte diğer yandansa çevreden alacağı tepkiden korkmaktadır. Karşılanana kadar bitmeyecek olan bu isteklerin karşılanması kişi tarafından göze alınamaz. Zinker (akt. Daş, 2010, sf. 175) toplumsal açıdan bakıldığında ifade edilmesi en zor olan duyguların öfke ve cinsellikle ilgili olduğuna işaret ediyor. Bunun yanında, sevgi, şefkat, kendini ortaya koyma, kendini değerli ve haklı bulma da ifade edilmesi zor alanlar arasında sayılıyor. Öfke büyük bir yıkıcılıkla, cinsellik sapıklıkla, sevgi ifadesi karşındakini sıkmakla, kendini övme dışlanmak ve alay konusu olmakla bir tutulur ve dolayısıyla kişiyi korkutur. Sonuç olarak kişi bu ihtiyaçlarını bastırır ve çevreyle temas kurup ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir.

Kaynaklar

 

Clarkson, P., Mackewn, J. (1998). Fritz Perls. Sage Publications.

 

Erten, Y. (2004). Heinz Kohut’un İzini Sürmek. Psikanalizin “Öteki” Yüzü: Heinz Kohut’un içinde. İstanbul İthaki Yayınları.

 

Fowlie, H. (2005) Confusion and introjection:A model for understanding the defensive structures of the parent and child ego states. In Transactional Analysis Journal. 35, 2, Sf.192-204

 

Joyce, P., Sills, C. (2003). Skills in Gestalt Counselling & Psychotherapy. Sage Publications.

 

Kohut, H., Wolf, E. (2004). Kendilik Bozuklukları ve Tedavileri: Ana Hatlar. Sf. 80-109. Çev: G. Budan (orijinal basım tarihi: 1978) Psikanalizin “Öteki” Yüzü: Heinz Kohut’un içinde. İstanbul: İthaki Yayınları.

 

Kohut, H. (2004). Kendiliğin Çözümlenmesi. 1. basım. İstanbul: Metis Yayınevi.

 

Korb, M.P., Gorrell, J. , De Riet, V.V. (1989) Gestalt Therapy. Allyn and Bacon.

 

Mitchell A.S. ( 2009) Psikanalizde ilişkisel Kavramlar. Çev:G. Algaç, İ. Anlı. İstanbul: Bilgi üniversitesi yayınları(orijinal basım tarihi: 1946).

 

Perls, F.S. (1973). The Gestalt Approach & Eye Witness to Therapy. Science and Behavior Books.

 

Perls, F.S. (1995). Gestalt Therapy: Retroflection, Introjection, and Projection. In The Handbook of Gestalt Therapy. C. Hatcher, P. Himelstein (Eds.). Jason Aronson Inc.

 

Perls, F.S. (1992). Ego, Hunger and Aggression: A Revision of Freud’s Theory and Method. The Gestalt Journal Pres Inc.

 

Sezgin, N. (2002). Geştalt Psikoterapisi: Temas İşlevleri ve Temasın Engellenmesi. Temas: Geştalt Terapi Dergisi, 1(1), sf.15-41.

 

Sills, C., Fish, S., Lapworth, P. (1998). Gestalt Counselling. UK: Winslow.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.428 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: