Hayaller: Gerçeğimize Giden Yol

Yorum bırakın

Ekim 25, 2017 tarafından miraysasioglu

Çevremizle kurduğumuz temas ve ilişkiler aracılığıyla an be an büyür ve gelişiriz. Bu süreçte çevremiz içinde nasıl işlev gösterdiğimiz, birbirimizle nasıl ilişkilendiğimiz, gelişimimiz doğrultusunda kendimizi nasıl desteklediğimiz ve engellediğimiz de son derece önem taşır (Mackewn, 1997, sf. 103). Kendimizi desteklemeye giden yolun en önemli kısmı kendimizi nasıl engellediğimizi fark etmekten geçer. Bu noktada büyüme ve gelişmenin engellendiği yerlere baktığımızda; sabitleşmiş geştaltlarımızı, kutuplarımızı, kördüğümlerimizi, işlevsel olmayan temas biçimlerimizi görürüz. Destekleyici bir temas ve ilişki ile hepimiz içgüdüsel olarak büyümeye ve gelişmeye doğru gitsek de, bunu kendimize sağlamak o kadar kolay değildir. Bu alışkın olduğumuzun dışına çıkmamızı ve bizi “sevilmeme, terk edilme, onaylanmama” tehditleri ile korkutan “yeni” ile karşılaşmamızı gerektirir. Buralarda kendimizi nasıl dehşete düşürebileceğimizi, nasıl yetersiz hissedebileceğimizi, ne kadar yoğun üzüntü, öfke ve utanç hisleri ile boğuşabileceğimizi tahmin edebilirsiniz. Hiç kolay değildir. Terapide bu zorlu sürecin ayrılmaz parçalarından biri de; danışanlarımızın çevreleriyle kurdukları ilişkiyi, temas ve geri çekilme döngülerini, temas biçimlerini, kendilerini destekleme sistemlerini anlamak için (her an farkında olmadan da olsa yararlandığımız) hayallerdir. Bu noktada terapi, ilk andan itibaren danışanın hayali ile beliren, terapistin bu hayale eşliği ile şekillenen bir destek sürecidir. Terapide terapist ve danışanın yaptığı bir hayal ortaklığı, zamanla ortaya çıkanlar ise başlangıçta hayal ürünleridir.

Sonuç olarak, terapi sürecinin hayalleme ile oldukça yakın bir ilişkisi; bunun da oldukça basit ve açık bir sebebi vardır: Hayal, rüyalara benzer şekilde, kendi duygu, istek ve ihtiyaçlarımıza ulaşmanın, en kısa, en pratik, en direkt yoludur. Kulağa çelişkili geliyor olabilir. Bu noktada hayallerle, fantezilerle, şu anda olmayan deli saçması şeylerle nasıl gerçeğimize ulaşabiliriz diye şüpheye düşebilirsiniz. Burada vereceğimiz cevap dilin ve rasyonel düşünme süreçlerinin sıklıkla yalan dolan, saptırma, manipülasyon gibi işlerle meşgul olarak bizi gerçekten uzaklaştırması olacaktır. Bu anlamda hayaller, çocukların oyunlarında ya da bir sanatçının eserinde olduğu gibi kendi gerçeğimizi bize göstermenin en samimi yollarıdır. Mackewn (1997, sf. 139-140) karşımızdaki kişiye taptaze bir yolla ulaşmamızı sağlayan sembol ve hayallerin, geleneksel dil ya da alışılmış (sabitleşmiş) düşünce örüntülerinin izin vermediği bilinçdışı yerlere ulaşmamıza yardımcı olduğunu söyleyerek bu düşüncemizi destekler. Buna göre, danışanların getirdiği sembol, imge ve metaforlara bu gözle bakmak, onları dikkatle incelemek, yaşantısal yollarla iyice belirginleştirmek çok geliştirici ve pratiktir.

Korb, Gorell ve de Riet (198, sf. 101) de hayallemenin Geştalt terapideki gücünden bahseder. Yazarların ifadesiyle, hayalleme bilinç öncesindeki, yani henüz bilinçli farkındalık seviyesinde olmayan fakat erişilebilir olan içeriğin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Bilinçli rasyonel düşünme süreçleri kesildiğinde aktive olan hayaller tamamlanmamış geştaltların farkındalığa ulaştıkları pencereler gibidir ve kişi için birçok anlama gelebilecek olan semboller, metaforlar ve imgeler bizler için zengin terapötik olasılıklar sunar. O halde hayaller; hislerin, ihtiyaçların en gerçek, en doğal, en direkt hali ile karşımıza çıkmasına aracılık eder. Yani bilinçaltı ile bilinç arasında bir nevi köprü kurar. Peki farkında olmadıklarımızı fark etmemizi sağlar ve işi biter mi? Hayır. Hayal her adımda var olmaya devam eder. Sorumluluk almamızda itici bir güç, başarısızlıklarımızın üstesinden gelmemizde, yeni olanı denememiz ve onun için harekete geçmemizde, ihtiyacımız olanı, içimizin bildiğini “gerçek” kılmamızda en önemli motivasyondur hayal!

Sorumluluğa davetiye çıkaran hayaller!

“Kendimi neşeli hissettiğimde, bir yolculuk sırasında, iyi bir yemek sonrasında ya da gece uykum kaçtığında düşünceler kafama üşüşüverir. Nereden gelirler? Hiç bilemem, bu kısmı ilgimi çekmez. Hoşlandıklarımı aklımda tutarım, bu bir tema oluşturur ve mırıldanmaya başlarım. Bir melodi ilk sırayı alır ve ardından ona bağlanan ve kompozisyonun bütünlüğü için gerekli olan diğerleri belirmeye başlar. Farklı bölümler kendilerine uygun enstrümanlara göre dağılırlar bir taraftan… Melodi parçacıkları eserin tamamını böyle oluşturur. Ardından ruhumda bir ilham fırtınası kopar. Eser gelişmeye başlar, bu tasarımımın netleşme sürecidir… Kompozisyonumun zihnimde en net, en parlak noktaya ulaşmasını sabırla beklerim… Sonunda gözümün önünde, hatta gözümün bir pırıltısının içinde bile güzel bir resme ya da yakışıklı bir gence benzetirim onu. Bölümler üzerinde ayrı ayrı çalışsam da onlar, bir bütünlük içinde gelir hep… ve imgelemim yoluyla onlara erişirim.”

Mozart (akt. Sakarya, 2004, sf. 37).

 

Mozart, hayalin gerçeğe dönüştüğü yaratıcı ve sorumlu üretim sürecini işte böyle aktarıyor. Bu Mozart’ta olduğu gibi hepimizde aynı şekilde işler. Geçmiş ve gelecek, gözlenebilir değildir, gündüz düşleri ve hayaller aracılığıyla kendini gösteren yansıtmalarımızdan oluşur. Önce gözümüzün önünde beliren gelecek, yaşandıktan sonra geçmişimiz olur. O halde geçmiş de gelecek de hayale dayanır ve bu noktada hayal kuruyor ya da hayal kurmuyor oluşumuz da “sorumluluk” kavramı çerçevesinde büyük önem taşır. Neticede hayallerimiz bizim gerçeğimizdir, bu kapasitemizi kullanmaktan uzak durmamız da sorumluluk almak ve harekete geçmeye yönelik isteksizliğimizin birer yansımasıdır. Bu anlamda harekete geçmemizde tıkanıklık varsa, hayal kurma becerilerimizde tıkanıklık olduğunu düşünebiliriz. Bizler ancak hayaller aracılığıyla geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği birbirine bağlar, bu sayede de olmak istediğimiz yerleri keşfeder, istek ve ihtiyaçlarımızı belirginleştirir, bunlar için sorumluluk alıp harekete geçebiliriz. Tam da bu sebeplerden terapide danışanın hayal etme kapasitesini araştırmak bizim için çok önemli bir gündemdir. Peki neden sorumluluk almak için hayal kurma kapasitemiz bu denli önem taşır? Hayal kurmadan sorumluluk alamaz, ihtiyaçlarımıza sahip çıkamaz mıyız? Mesela “Şu anda olmamış şeyleri konuşmak, hele ki olmayacak şeylerin hayalini kurmak çok anlamsız geliyor bana. Hiç gerçekçi değil. Boş işlerle zamanımızı harcamayalım, hayal kurmak çocukların işidir, nasılsa gerçekleşmez, ben hiçbir işe yarayacağına inanmıyorum.” gibi ifadeler size tanıdık gelebilir. Tam da böyle noktalarda Geştalt terapinin hayal ve sorumluluk arasındaki pozitif ilişkiden yana söyleyeceği sözler var. Hayalin sorumluluk alma ve harekete geçmemiz üzerindeki etkisi bilimsel bir gerçeklik.

Araştırmalar gösteriyor ki, insanlar bir şeyi üzerinde konuşmaktan ziyade yaparak daha iyi öğrenirler. Aktif olarak bir şeyi yapamıyor ya da yapmayı istemiyorlarsa, hayallerinde canlandırarak da etkili bir şekilde öğrenebilirler. Brown (akt. Mackewn, 1997, sf. 142) hayalimizde bir şey yapmanın, gerçekten o şeyi yapmakla benzer reaksiyonlara yol açtığına işaret etmektedir. Houston (akt. Mackewn, 1997, sf. 142) ise aktörlerin yapmadan evvel hareketlerini hayal ederek oyunlarını mükemmel hale getirdiklerini kanıtlamıştır. O halde, genelde insanlar öncesinde hayalini kuramadıkları takdirde yeni bir adım atmaz. Bu yüzden fantezi ve görselleştirme terapide de, hayatta olduğu gibi, sadece faydalı olmakla kalmaz, hayati bir önem taşır.

Hayalleme ve sorumluluk ilişkisini incelerken algıya ilişkin temel prensiplere de değinmek de faydalı olacaktır. Lyon’un (akt. Sakarya, 2004, sf. 29-30) ifade ettiği üzere algı aktif bir süreçtir. Şekil ve fon kendiliğinden ve doğal olarak oluşturulur. Kişilerin de tamamlanmamış, eksik olan bütünleri tamamlama eğilimi vardır. Algının bütünleştirilmesinde benzerlik ve yakınlık prensibine göre bilindik ve anlamlı şekillere yönelme söz konusu olur. Sonuç olarak, algılananlar var olan koşullar içinde mümkün olan en anlamlı ve en iyi şekle dönüştürülür. Algı eş zamanlı olarak ihtiyaç, deneyim ve kişilik özelliklerinden de etkilenir. Yani anlamlı bütünlüklerin oluşumunda aktif düzenleyici güçler bulunur. Sakarya (2004, sf. 30) üretken düşünce sürecinin kronik ya da travmatik yaşantılarla engellendiği durumlarda net yaşantıların yerini kör yaşantıların aldığına, bunun da ketlenmiş, yönsüz davranışlara ve can sıkıntısına yol açtığına değinir. Hayaller burada tıkanmış olan bir lavaboyu açan bir lavabo açıcı gibi işlev görür. Duygu ve ihtiyaçlarımıza hayaller aracılığıyla yaklaştıkça, yeni olana uyumlanmamız ve spontanlığımız artar. Bu da ihtiyaçlarımızın sorumluluğunu alma ve karşılamak için harekete geçme ile el ele gelir. Peki hayaller bunu nasıl gerçekleştirir? Hayalin sırrı, büyüsü nedir? Cevabını şöyle özetleyebiliriz: İçimiz bilir, hayallerimiz de bizi içsel bilgemizle temasa geçirir. Bunu da geçmişle geleceği; bilinçaltıyla bilinci, ruhla bedeni birbirine bağlayarak gerçekleştirir. Şimdi hayallerin bizi içsel bilgemizle nasıl temasa geçirdiğine bakalım.

İçsel bilge ile temas

Hayallerden yararlanmak yukarıda da değindiğimiz gibi, “mantıklı ve rasyonel olarak bilme” süreçlerimizi geçici olarak durdurur ve içsel dünyamızın derinliklerine ulaşmamıza imkan verir. Buna imgesel bilme ya da sezgisel bilgelik denir (Mackewn, 1997, sf. 104). Geleneksel bakışa göre ruh; bilinç ile bilinçdışı arasında yer alır ve ruhun kendini ifade etme ve gelişme aracı ise hayallerdir. Ruh, mantıktan, analizden ya da rasyonel konuşmalardansa, hayal etmeyi tercih eder. Bu anlatımdan, ruhun sanatla, estetikle, şiirle, oyunla, müzik ve yaratıcılıkla beslendiğini tahmin edebilirsiniz. Gerçekten de, terapistin doğal olarak görselleştirme, hayalleme, sanat, oyun veya drama ile çalışma becerisi Geştalt terapinin ayrılmaz bir parçasıdır ve terapi sürecinde danışanın ruhunun bakımına da önemli katkılarda bulunur (Mackewn, 1997, sf. 155). Bu anlamda sanat, yaratıcılık ve hayalleme hem birbirinden hem de Geştalt terapiden ayrı düşünülemez.

Sıradan olanın anlamlı yaşantılara dönüşmesi sürecinde, konuşma, yazma, hayal kurma, imgeleme, dokunma, müzik, mim, resim, şiir, drama, dans önemli rol oynar. Yani sanatsal faaliyetler fonumuzda kalan, henüz şekil haline gelmemiş olan ihtiyaçlarımızın kendine bir ifade yolu bulup şekil haline geldiği bir süreçtir ve hayalleme de bir anlamda bu sürecin ateşleyicisidir. Sakarya (2004, sf. 28-29) farkındalıkları yaratıcı deneyimlere dönüştürmenin kişinin fonunda düzenli olarak bulunan kişisel malzemeler ve örüntüler üzerinden yapıldığına dikkat çeker ve bu malzemenin kişinin fonunda unutulmuş, ihmal edilmiş ya da farkına varılmamış bir halde olabileceğini belirtir. İçsel bilgemiz işte oralarda şekil haline gelmek üzere bizim hayal kurmamızı, sanatsal bir eylem aracılığı ile ortaya konulmayı, anlamlandırılmayı beklemektedir. Tamamlanmamış olan işlerin tamamlanması, kördüğümlerin çözülmesi, kutupların bütünleştirilmesi ve enerjinin açığa çıkması böylece  mümkün olabilir. Dönüştürme ile gelen yeni oluşum; yeni tutum, davranış ve duygusal yaklaşımları da beraberinde getirir. İşte ancak bu şekilde yaşamlarımızda var olan yenilenir ve anlamsızlaşmış olan anlamlı hale gelir. Sonuç olarak, hayaller içsel bilgemizle bizi buluşturan elçilerdir.

Kaynaklar

Korb, M.P., Gorrell, J. , De Riet, V.V. (1989) Gestalt Therapy. Allyn and Bacon.

Mackewn, J. (1997). “Developing Gestalt Counselling”. London: Sage Publications.

Sakarya, S. (2004). Kendi Sahnemiz: Yaratıcı Kişilikler. Temas: Geştalt Terapi Dergisi. 1(3): 25-44.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

ve yeni yazılar e-postama da gelsin dersen tıkla!

Diğer 4.393 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: