Bize yutturulanları hazmedebildik mi?

5

Eylül 6, 2019 tarafından miraysasioglu

Bir çocuk dünyaya geldiğinde var olmak, büyümek ve gelişmek için muhtaç olduğu çevresinden edindiği bilgi, tutum ve davranışları kopyalar, büyüdükçe dönüştürür ve kendince birleştirir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek olmadığı gibi, hepimizin var olan bilgiyi kendimizce birleştirme eğilimi ve arzusu da vardır. Bu noktada yaratıcılık ve özgünlük, yepyeni bir şey keşfetmekten ziyade, zaten keşfedilmiş olanları kendimize göre birleştirdiğimiz, başka bir deyişle ihtiyaçlarımızla uyumlu bir şekilde özümsediğimiz zaman ortaya çıkar.

Ben de bu yazıda çevremizle temas kurma biçimlerimiz içinde en temel olanlardan “içe alma” (kopyalama) üzerinde duracağım.

Temas Biçimleri

Hepimiz koşullara göre kendimizi ayarlama ve ihtiyacımızı karşılama potansiyeline sahibizdir. Ancak bir sebeple yok saydığımız, reddettiğimiz ihtiyaçlarımız ya da geçmişte sorunlu bulunduğu için izin vermediğimiz duygularımız sonucu o an için işe yaramış olan bazı davranış örüntüleri geliştiririz ve bu davranış örüntüleri de zamanla bizim için alışkanlık haline gelir (Mackewn, 1997, sf. 105). Aşağıda bir kadının çocukluk deneyiminden bir parça bulacaksınız.

“Çocukluğumda özellikle ailecek geçirilecek tatil zamanları benim için tam bir kabustu. Annemle babam arasında her an çıkacak kavgayı beklerdim. Bir çocuk olarak onların kavga etmeleri beni çok korkutuyordu ve bunun bir an evvel sonlanmasını istiyordum. Bir gün ormanda piknikteyiz sanırım, neden çıktığını hatırlamadığım bir kavga sırasında, babamla baş başa kaldığımızı hatırlıyorum. 7 yaşında falanım. Babama “annemle boşansanıza, çok kavga ediyorsunuz” diyorum. Babamsa büyük bir öfke ve kınama ile “üç yaşındaki çocuk bile annesini babasını birleştirmeye çalışıyor, sen ayırmaya çalışıyorsun” diye yanıt veriyor. Benim için utanç dolu bir an olduğunu hatırlıyorum. O günden sonra ise annemle babamın kavgalarına rahatsız olsam da tahammül etme, onların arasını düzeltme, arabulucu olma görevlerini üstlenmeye başladığımı fark ediyorum.”

Buradaki kişinin alışkanlığı “çatışmalara duyarlı olan, dayanan, onları çözmeye çalışan, olgun çocuk olma” dır mesela. Bunun aksini yaptığı her seferinde bencillik ettiğini düşünerek kendini çok suçlu hisseder.

İçe alma nedir?

Özellikle yaşamımızın başında dışarıdan gelen bakıma muhtaç bir canlı olarak pasif alıcı konumdayızdır. Çevremizin bize ihtiyaçlarımızı sunması ve bizim de sunulanı almamız gerekir. Aksi takdirde yaşamımızı sürdürmemiz ve büyüyüp gelişmemiz mümkün olmaz. Sonuç olarak yaşamak için bize ne verilirse alırız. Dişlerimiz olmadığından bize sunulan sütü olduğu gibi emmemize benzer şekilde; sevgi, ilgi, kızgınlık gibi tavırları da olduğu gibi kabul ederiz. Seçmeden, ayırt etmeden, kontrol etmeden ve düzenlemeden (Daş, 2010, sf. 121-122)… Bu tam bir teslimiyet hali gibidir. Mesela 7 yaşındayken, ebeveyninizin size söylediği bir şeyi güzelce yutarsınız. Çünkü aksi takdirde varlığınız tehlikeye girer. Babanız sizi sevmezse ne yapardınız! Ona karşı örneğin “Baba aranızı düzeltmek benim sorumluluğum değil, ben sizin çocuğunuzum ve asıl sizin bana karşı sorumluluklarınız var, kavgalarınızdan rahatsız oluyorum ve bize bu korkuyu yaşatmaya hakkınız yok, lütfen bu sorunu çözmek için destek alın ama beni bu işe karıştırmayın” da diyemediğinize göre o yaşta.

Görüldüğü gibi, psikolojik süreç de tıpkı fiziksel süreçtekine benzer. Kavramlar, durumlar, davranış standartları, ahlaki, etik, estetik veya siyasi değerler de tıpkı besin maddeleri gibi dış dünyadan bize ulaşır (Perls, 1973, sf. 32-35). Biz de bize sunulanı alırız. Latince’de içe atılma anlamına gelen içe alma (introjection) ile dışarıdan gelen verinin ayıklanmadan, kontrol edilmeden içeri atılması kastedilmektedir (Daş, 2003, sf. 38). O halde içe alma ayırt etmeksizin, bütünüyle verileni emmek, kopyalamak, yutmak anlamına gelir (Korb, Gorrell, de Riet, 1989, sf. 55-57). Perls der ki: “zihnimizde çevreden gelmeyen hiçbir şey yoktur ve çevrede de organizmik, fiziksel ya da psikolojik olmayan hiçbir ihtiyaç yoktur”. Bunların hepsi sindirilmelidir ki kişiliğimizin bir parçası olsun. Ancak dışarıdan gelen her türlü bilgiyi eleştirmeden olduğu gibi yuttuğumuzda, bu bilgiler içimizde ağırlaşır. Bunlar gerçekten hazmedilemez hale gelirler. Bu türlü sindirilemeyen tutumlar, davranışlar, hisler, değerlendirmeler içe almalar, tüm bunların kişiliğin bir parçası haline gelmesi süreci ise içe alma olarak adlandırılır (Perls, 1973, sf. 32-35). Sonuç olarak yutulan “olgun ol, sorumlu ol, arabulucu ol” kurallarının kişiye çok sıkıntı verdiği zamanlar olur. Böyle zamanlarda midesinin bulandığını, ağır hissettiğini hatırlar. İçine sinmeyen, hazmedemediği kurallara duyguları ve bedeniniyle tepki verir. Ancak yine de alışkanlık haline geldiği için ve uymadığı zaman hissedeceği suçluluktan ve olası cezalandırmalardan kaçınmak için bu kurallara harfiyen uyar.

Hayata, ilişkilere ve kendimize anlam verirken ailemizden içe aldıklarımız çok önemli bir yerde durur. Yediğimiz yemekten, giydiğimiz kıyafetlere, kişilerle, duygularla, parayla olan ilişkimize ve seçtiğimiz partnerlere kadar her şey içe almalarımızdan etkilenir. Fısıltılar, yakıştırmalar, yorumlar, davranışların alt yazıları yoluyla içe aldığımız bir sürü şey. Peki bunları sadece çocuklukta mı içe alırız?

İçe alma sürecinin işleyişi

Her zaman çevremizden bazı bilgi, tutum, davranışları içe alırız (örneğin, “kıtlık yok”; “telafisi var” gibi yeni bakış açıları; arkadaşlarımızın konuşma/gülme biçimlerinde sevdiğimiz bazı vurgular vs.) ancak bunun en sık olduğu zaman bize bakım verenlerin ilgisini sevgisini korumasını almak konusunda en kırılgan olduğumuz çocukluk zamanlarıdır (Sills, Fish, Lapworth, 1998, sf. 60; Daş, 2010, sf. 126). Dolayısıyla çocuklukta içe aldıklarımız köklü, güçlü, değiştirilmesi zor bir biçimde çoğu zaman karşımıza çıkarlar. Öncelikle anne babasından olmak üzere dışarıdan gelen kendisi ya da dünya ile ilgili her türlü bilgi, kural, tutum, tavır, davranış; doğduğunda hiçbir bilgiye sahip olmayan bebeğin -adeta boş bir levha gibi olan- zihnine yazılır (Daş, 2010, sf. 121-122; Korb, Gorrell, de Riet, 1989, sf. 55-57; Sills, Fish, Lapworth, 1998, sf. 60). “Olgun ol, çatışmaları çöz, huzursuzluk çıkarma, rahatsız etme” ve daha bir sürü kural bir bir içimize yerleşir, içimizin odalarını doldurmaya başlar. Her sunulanı ağzına alan bir çocuğun gittikçe şişmesi gibi, kişiyi şişirir. İçe alma süreci bir çocuk için kabaca aşağıdaki gibi işler:

İçe alma (yansıtma ile birlikte) öğrenmede özellikle erken dönem öğrenmede kullandığımız temel bir süreçtir. Yeni bir kelime ya da fikri içe alan çocuk, bunu uygulamaya koyar ve çevresine yansıtır. Çocuk içe alınan bir fikri çevresiyle etkileşimlerinde kullanır. İçe aldıklarını dışarı yansıtan çocuk çevreyi etkiler ve çevreden tepki ve geri bildirim alır. Bu yansıtmaları nasıl deneyimlediklerine ve çevreden aldıkları tepkilere bağlı olarak içe alınanla özdeşleşir ya da onu reddeder. Örneğin, “olgun ve çatışma çözücü” bir çocuk olma hali, kendinden yaşça daha büyüklerle daha iyi anlaşma, çocuksu eğlencelere oyuncaklara vs. çok düşkün olmama aile tarafından “aferin benim akıllı kızıma” şeklinde pekiştirilince, kişinin de içe aldığı bu kuralları reddetmesi daha da zor bir hale gelir.

Temas sürecinin, içe almaların ve yansıtmaların tekrar tekrar gerçekleştiği bir çevrede büyüyen çocuklar zamanla bu çevrede nasıl iletişim kuracaklarını, nasıl ilişki içine gireceklerini, nasıl hayatta kalacaklarını öğrenirler. Davranış örüntüleri ve zamanla benlik algısı geliştirirler. Ancak ayrıştırma kapasitesi henüz gelişmemiş olduğundan, temasa geçtikleri her şeyi olduğu gibi emer; araştırma ve kendi fikirlerini, davranışlarını, dini, siyasi tutumlarını belirleme becerilerini yetişkinliğe geçtikçe edinirler (Korb, Gorrell, de Riet, 1989, sf. 55-57). O halde yaşamımızın başında kopyalamak gerekli olsa da yetişkinliğe geçtikçe bunun yerini dönüştürme ve birleştirmeye bırakması beklenir. 

Sağlıklı içe alma ve sağlıksız içe alma

Aileden, kardeşlerden, okuldan, dini kurumlardan, televizyon ve kültürden içe alınanların birçoğu sağlıklı ve gelişimi besleyici iken; içe alınanların önemli bir bölümü de sağlıksızdır. Çünkü kişinin benliği ve kendini ayarlama kapasitesi ile çatışma içine girerler. Örneğin, salak, tembel, akıllı gibi birçok sıfatın yakıştırıldığı çocuklar bu sıfatların tam olarak kendilerini yansıtmadığını, yuttukları çoğu önyargı, çelişki, tutum ve inanç sistemlerinin kendini ayarlama ve kendini değerlendirme kapasiteleri ile uyumlu olmadığını ancak daha sonra fark ederler (Korb, Gorrell, de Riet, 1989, sf. 55-57). O halde içe alınanlar koşullarla uyum göstermediği ve bizim gelişimimiz önünde engel teşkil etmeye başladıkları noktada sağlıksızdır diyebiliriz.

Bu noktada içe almalar pozitif ve negatif içe almalar olarak sınıflandırılır. Pozitif içe alma kişinin ihtiyacını karşılamasına engel olmayan, negatif içe alma ise buna engel olan içe almalardır. Bize rahatsızlık hissettiren negatif içe almalardır. Sınırlarına çok müdahale edilen ailelerde çocuk genelde iki yoldan birisini seçer, ya ailesi için kendi ihtiyaçlarından vazgeçerek, ailesinden gelen her bilgiyi içeri alır ve ailesinin ihtiyaçları için kendi istek ve ihtiyaçlarını unutur. İkinci yoldan giden çocuk ise aileden gelen hiçbir şeyi içe almaz (Daş, 2010, sf. 126-128). O halde dışarıdan alınanlar, kişinin ihtiyaçlarına ve yapısına uygun hale getirildiğinde büyüme ve gelişmeye yol açarken; uygun olmayanlar onun sağlığını bozacaktır. Bu hem fiziksel, hem psikolojik açıdan geçerlidir (Daş, 2003, sf. 39). 

Yukardaki örnekte de “huzursuzluk çıkarma, çatışmaları çözmede sorumluluk al, rahatsız olsan da katlan” gibi içe almalar bugünde de rahatsız oldunan konular söz konusu olduğunda öncelikle kişinin bunları geç fark etmesine, fark ettiğinde ise sınırlarını koruma ve rahatsızlığını dile getirme konularında sancılar yaşamasına yol açabilir. Bu kişi, özellikle eleştirel, katı kuralları olan kimseler karşısında daha suyuna giden, boyun eğen, rahatsızlıklarında kendi payını sorgulayan ve kendini izleyen kaygılı bir pozisyona geçtiğini fark edebilir. Bunu bazı zamanlar farkında olarak ve bir seçim olarak yapmak sorun teşkil etmezken, her durumda bunu yaşamak büyüme ve gelişmeyi engelleyen bir içe alma dolayısıyla bir sorun olduğuna işaret eder. Burada içe almalarımızın diğer kutuplarını belirlememiz ve zamanla “bazen olgun davranmayı seçerim, bazen çocuksu davranmayı seçerim”; “çatışmaların çözülmesi ile ilgili bazen sorumluluk almayı, bazen sorumluluk almamayı seçerim” diyebilmek önemlidir.

Özetle, içe alma eğer daha önceden keşfedilmiş bilgi ve becerilerin kişi tarafından alınmasını ve sosyal ve kişisel olarak işlevselliğe hizmet ediyorsa yararlıdır diyebiliriz. Ancak dediğimiz gibi, çocuğa iyi besin de kötü besin de sunulabilir. Yetişkinlikte de kötü besini reddetme şansımız olmadığını hissettiğimiz noktalarda içe alma temas biçimini işlevsel olmayan bir biçimde kullanıyoruz demektir.

5 thoughts on “Bize yutturulanları hazmedebildik mi?

  1. Neşe Usta dedi ki:

    Özlemişiz,daha sık yazı bekliyoruz.Tesekkürler…

  2. Zeynep sandaloğlu dedi ki:

    Daha sık sık yazılar bekliyorum.sevgiler

  3. Erdem dedi ki:

    Uzun bir aradan sonra yazıların devamı gelir umarım.

  4. merakliprenses dedi ki:

    Tam da benim sıkıntı çektiğim konuda, çok güzel bir yazı olmuş. Sevgiler,

  5. Fadidogan dedi ki:

    Yazılar iyi geliyor.🍀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: